Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
Büyük ve derin kelimeleri anlama hakkı yalnız hak edenlerine bahşedilmiş bir ayrıcalıktır. Görünüşe aldanarak bir şey anladım diye sevinip durmamalı, derinliğine girmeye uğraşmalı.
Varlıkların niteliği kavranılamaz. Nereden gelip nereye gittiğimizi kimse bilmemiştir; bilmeyecek de. Başkalarının bu konuda söyledikleri bir sürü deli saçması. Oysa doğa sakin sakin ve hiçbir şeyi umursamadan kendi görevini yapıyor. Onun karşısında bütün çabalarımız boşuna; felsefî araştırmalar yapmak da mümkün değil. Doğanın nezdinde kederimiz de, sevincimiz de bir. Yurt tuttuğumuz şu dünya sürekli acılarla, kötülüklerle dolu. Korkunç hayatımız bir dizi düş, hayal, aldatmaca ve mevhumlardan ibaret. Birçok haşmetli padişah gelip geçmiş ve yokluk toprağıyla sarmaş dolaş olmuş. Kara toprağın bağrına giren peri kadar güzel ama mutsuz dilberlerin bedenlerinin her zerresi mezarın daracık mekânında çözünüp ayrışıyor, bitkilerde ve başka varlıklarda elem dolu bir hayata devam ediyor. Bütün bunlar dilsizlik diliyle yeryüzündeki varlıkların zayıflığını ve kırılganlığını göstermiyor mu acaba? Mazi, karmakarışık bir anıdan ve düşten öte bir şey değil; gelecek ise meçhul. Öyleyse yaşadığımız şu ânı, bir göz açıp kapayana kadar geçip maziye gömülecek olan şu ânı idrak edip mutlu olalım. Bu an geçti mi, elimizde bir şey kalmayacak artık. Ama bu ânı nasıl geçireceğimizi bilmemiz gerek. Yaşamın amacı keyif ve zevktir. Elimizden geldikçe gamı, kederi uzaklaştıralım başımızdan; bilineni bilinmeyene satmayalım; peşini veresiyeye feda etmeyelim. Pençesinde ezilmeden önce alalım intikamımızı hayattan.
“Bunları geçin ey ölü kardeşlerim” dedi bir ses. “Nasıl ki hayatta önemli olan tek şey, yaşamın ölümle sonuçlanacağı ise, burada da tek önemli şey var: Ne zaman dirileceğiz, sûr borusu ne zaman üflenecek, biz, dünyanın milyarlarca ölüsü ne zaman ayağa kalkacağız? Ahirette bir tek felsefi sorun vardır; o da tekrar dirilmek. Sadece buna odaklanın, dünyada yaşadıklarınızı bırakın. Çünkü o kısacık yaşamınız, bu sürekli ölüm durumunda küçük bir parantezdi sadece. Bana kalırsa ancak Tanrı öldüğünde dirilebileceğiz bizler; çünkü yeni tanrının seçimi için bize ihtiyaç duyacaklar.” Bu görüşe itiraz sesleri yükseldi. Onun zaten tanrıtanımaz bir sapkın olduğunu, bu yüzden böyle imansız imansız konuşmalar yaptığını söylediler. Biri de ellerini çabuk tutmalarını diledi; “Ne olacaksa olsun artık” dedi, çünkü zavallıda klostrofobi varmış. Tanrıtanımaz ve sapkın suçlamalarıyla karşılaşan adam, bunun üzerine bir tanrıtanımaz değil, sadece gayb âlemini kavramaya çalışan bir anti-filozof (ve Borges çevirmeni) olduğunu belirterek “Belki size göre ateistim” dedi, “ama ben kendim olarak, kendime göre kimim bilmiyorum ki. Bunu arayıp duruyorum. Varlığımın bir anlamı var mıydı ki, yokluğumun olsun? Her şey rastlantısal mı, yoksa bir ilahi plana göre mi işliyor? Tasarladım mı, tasarlandım mı; bir düş mü görüyorum yoksa başka birinin düşü müyüm; daha doğrusu düşümde, başka birini düşleyen birinin gördüğü düşteki –sonsuza kadar uzatılabilecek sayıdabir ayna oyunu muyum? (Borges çevirmeni olduğunu belirtmiştik değil mi?) Tür mü önemli, tek mi? Himalaya’daki kayanın üstüne tırmanan bir karıncanın varoluşunu sorgulaması, benimkine mi benzemektedir, aynı değerde midir?