SPOİLER İÇERİR!
Bana bir önyargı verin,dünyayı yerinden oynatayım.
Gabriel García Márquez’in kaleminden okuyup bitirebildiğim ilk kitap. Daha önce yazarın Kolera Günlerinde Aşk adlı kitabına başlamış, ancak yarıda bırakmıştım. Fakat Bidünyakitap grubunun il buluşmasında grup kitabımız Kırmızı Pazartesi olarak belirlendi ve bu yazara yeniden bir şans vermek istedim. Kitaba başlarken önyargım vardı; ancak, kitap tüm önyargılarımı teker teker yıkmayı başardı.
Kitap, herkesin bildiği ve hemen girişinde geçen bir cümleyle başlıyor: işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin hikayesi. Ancak bana kalırsa bu eser, bir cinayet kitabından çok daha fazlası. Hikaye, sonu başından belli olmasına rağmen okuma isteğimizi asla söndürmüyor; aksine merakımızı daha da kamçılıyor. “Nasıl olabilir? Hiçbir şey yapmıyorlar mı?” diye düşünüyor insan. Kitabı okudukça hayretler içinde kaldım. Anlatılanlar o kadar bize ait, o kadar içimizden ki toplumun bakış açısını derinlemesine görebiliyorsunuz. Bizde bir söz vardır ya, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” İşte kitapta bunu açıkça görebiliyorsunuz.
Cinayet temasından ziyade, kitap cinayetin işlendiği dönemin toplumsal hayatına, inançlarına ve koşullarına ışık tutuyor. Kitabı bitirdiğimde zihnimde yalnızca iki cümle yankılanıyordu. Biri, “Suçu toplum hazırlar, suçlu işler,” diğeri ise, “Ahlaka karşı kültürel benzerlik dünyanın neresinde olursak olalım benzer.” Namus cinayeti, bekaret davası… Namusunu temizlemek isteyen ikiz erkek kardeşler… Kasaba halkı, doğrusunun bu olduğuna inandığı için bildikleri halde susmayı tercih ediyor. Yorumlarına değer verdiğim biri olan Bilge Hanım, kitap üzerine Narin Güran cinayetine benzetme yaparak şu sözleri kullanmıştı: “Narin Güran cinayetinde herkes sessiz kaldı. Biliyorlardı ama toplum tarafından