Bu yapı içinde insanın varlık duyuşunda köklerini bulan tarihi süreç içindeki tüm yanıtların arkasındaki sorulara, soruların kaynaklandığı kaygılara, kaygıların boşandığı korkulara dikkat etmek gerekir. İnsan'ın en önemli korkusu var-olma, var-oluş korkusu değildir; yok-olma, yok-oluş korkusudur; çünkü insan ölüme doğru yaşar. İnsan, Evren'in bir hasılası olarak içerdiği madde (beden) yanında, Evren'deki mânânın (zihin/akıl/bilinç) da en çok yoğunlaştığı mensubudur. Bu yargının anlamı, Evren'deki her şeyin madde ve mânâ birlikteliğinden oluştuğu, madde'nin ya da mânâ'nın yoğunluğu ve seyrekliği oranında bir sıradüzenine tâbi olduğudur. İşte mânâ'nın en çok yoğunlaştığı insan, bu mânâ'yı, mitoloji, din, felsefe, sanat (şiir, müzik gibi) ve bilim gibi yapılarla daha da yoğunlaştırır. Örnek olarak, şiir, mânânın en yüksek düzeyde ifadesi iken; müzik, mânânın madde içinden dile gelmesi, mimari ise madde ve mânânın en yüksek düzeyde cisimleşmesidir. İşte bu süreç içinde insanın, bedeni yanında "ben" diye işaret ettiği bir mânâ yoğunlaşması ortaya çıkar.