Bütün bu süreçte anılarını sessizliğe teslim etmişti çünkü sessizliği anlayamayan kişinin yaşanan olaylar hakkında anlatılanları da anlayamayacağını, çünkü sessizliğin kelimelere dökülemeyen şeyleri kendi içinde barındırdığını biliyordu, çünkü sessizlik kendi içinde tüm çığlıkları ve yankıları taşıyan bir nehir gibiydi, çünkü sessizlik bu dünyanın tüm seslerini içine çekerdi.”
1520'de Luther, şehir ve bölgelerin kendi yoksuluna bakması ve dilenciliğin yasaklanması gerektiğini söylüyordu. Birkaç yıl sonra dilencilik tamamen yasaklanırken gerçek muhtaçların desteklenmesine yönelik düzenlemeler kabul edilmişti. Gerçekten de reform hareketi Avrupa'da dilencilikle ilgili büyük bir paradigma değişimine neden olmuştu: Yoksulluk aşağılanırken çalışmak övülüyordu.
Sultan Süleyman insanı bir kum saatine benzetiyordu ve hayata asla doyulamayacağını söylüyordu. İki yuvarlak cam şişeciğin birbirlerine aktardıkları yüz binlerce kum zerresinin ifade ettiği kıymet, bir tek saatten ibaretti. İnsanın ömür yılları o yüz binlerce kum zerresi kadar da olsa, hayat öyle esrarengizdi ki, öyle doyulmaz şeydi ki, gök kubbenin şişesi içinde, insana bir saatçik ömürmüş gibi az gelecekti.
Hayat doyumluk değil, tadımlıktı. Yüz yıl yaşamak hüner değil, bir tek nefesin kıymetini verebilmek hünerdi
Bu yedi sene içinde ilk zamanlan onu sık sık görmeye gidi
yordum. Sonra ziyaretlerim seyrekleşti. Fakat ona muntazaman
para gönderdim. O, ilk zamanlar bu yardımı istemedi. Beni
yaşatacak gıda değildir, ümittir. Bir gün olup sana kavuşacağı
mı düşünmek beni besliyor, diyordu.
Fakat ben ısrar ettim. Bana mülaki olması için yaşaması
lazım geldiğini anlattım ve onu yedi sene besledim. Öyle
zamanlarım oldu ki, ona biraz para göndermek için kendimi
pek ucuz paraya ve kime olursa olsun satmaya, kiralamaya
mecbur oldum. Bunu yapmak benim için pek tabii idi. O, benim
için, beni rahat ettirmek için bu cürmü işlemişti. Böyle olduğu
halde mahkemede benden asla bahsetmedi . . . '
Macit, beni sükunetle dinliyordu.
Birden sordu: 'Bu adamın ismi nedir?'
'Ne yapacaksın' dedim, 'Ahmet, Ali Veli . . . Onun artık ismi
yok ki . . . MahkUmiyetinin lakabı var. '
'Nedir?'
" Kalpazan. Ben de o kalpazanın dostuyum. '
Macit, eliyle ağzımı tuttu, 'Sus İpek, sus' dedi.
Daha cüretkar ve küstah bir eda ile 'Neden susayım?
Söylememi sen istemedin mi? Ben de anlatıyorum. '
" Şimdi ne olacak?'
'İkimiz de yerlerimize döneceğiz. Sen karının ve çocuğunun
yanına . . . Ben de kalpazan dostumun yatağına . . . '
Benim gibi bir orospunun dostu, hüviyetinde mahkûmluk
damgası olan böyle bir kalpazan olabilir. Öyle değil mi?'
'Ya ben seni her şeyi göze alacak kadar seviyorsam . . .'
'Olabilir ... Fakat sana şunu itiraf edeyim. Ben seni sevmiyorum. '