"...... Zindanından yazıyorum. Kaldığım hücrenin penceresi, Fırat'ın sularına bakıyor. Bir insan vasıtasıyla kimseye ulaştıramayacağım şu satırları yazdıktan sonra, gömleğimin bir parçasını yırtıp, hücremdeki mumdan akan mayi ile muşamba hâline getirdim; ve yazdığım kâğıdı içine sararak, sularda ıslanıp silinmemesi için katlayıp, penceremden Fırat'ın sularına atıyorum. Ola ki birileri bunu bulur okur; din için, imân için, vatan için, istiklâl için savaşmış olan bizlere, bizden gözüküp, hattızatında bizimle hiç bir alakaları bulunmayanların, neler yaptıklarını öğrenir de anlatır evlâtlarımıza... Din'le bizi kandırıp, katlettiler Yüce dinimizi... Ezanla toplayarak bizleri, ezanı yokettiler; Kur'an'la açtıkları toplantılarında, Kur'an'ı mahkûm ettiler...
Okunamaz hâle gelmiş olan kısımdan sonra, şunlar okunabiliyordu kâğıtta:
.... Benim adım Müezzin İsmail Efendi. (....) Köyümde müezzinlik yaparken, Arapça ezan yasaklandı. Bize dayatılan yeni ezanı bir türlü öğrenemediğimden, eskiden olduğu gibi, "Allahu Ekber" deyip, ezan okumaya devam ediyordum. Bir gün jandarmalar minareyi basarak, Arapça ezan okuyorum diye, beni tartaklayarak aşağıya indirdiler. Jandarmalar Türkçe konuştukları için, bir şey anlayamıyordum. Çünkü aynı şeyi bizlere Fransızlar yapmış, bu manzaraları onların işgalinde seyretmiştik. Mukaddes cihadımızla onları geldikleri yere geri gönderdikten sonra; dinimizi, Kur'anʼımızı, ezanımızı yasaklayan ve isimleri Yorgi, Salamon, Mişel değil; Ahmed, Hüseyin, Bekir olan bu jandarmalar nereden geldi anlayamadım. Anlamaya vakit bulamadım. Çünkü beni kelepçeleyip, apar-topar mahkemeye götürdüler.... Mahkeme heyeti, bana hiç bir şey sormadan, "Arapça ezan okuyarak irticayı hortlatmak" suçundan bu zindana attılar. Beni muhakeme(!) eden hakimlerin de, tipka beni