Hasan Dağ

Hasan Dağ
«Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe» «Herkes kendi içine baksın.»
"Ya Rabbi diyorum. Asırlardır uykuya dalmış olan Müslümanları birazcık uyandırmış olan bu büyük uyancıyı, kendilerine Müslüman diyenler nasıl asacaklar? Onu asmak için hazırlanan sehpanın marangozu, onunla aynı camiye gitmiyor muydu? Hatta büyük itina ile inşa ettiği sehpada asılacak olan büyük Hoca'nın arkasında namaz kılmıyor muydu? İnsanlar, arkasında hulus-i kalple namaz kıldıkları imamı asabilecek derekeye düştülerse, bu insanların kendi insanlıklanı hakkında birazcık düşünmeleri gerekmez miydi? Dini, böyle mi öğretmişti Hz. Muhammed (s.a.s)? Üstadlanını ellerinden alarak, idam etmek üzere götüren bir kaç polise karşı, o üstadın arkasında saf tutmuş olan binlerce Müslüman karşı koyamıyorsa, bunların Müslümanlığı ne menem Müslümanlıktır ki? O haksızlıklara karşı isyan parolası olan "là!" ruhu hangi denizlerin dibinde kaybolup gitti ki, Müslümanlar bu denli duygusuzlaştılar, şahsiyetsizleştiler?
Sayfa 61 - Beyan Yayınları·Kitabı okudu
Din
Kendi yurtlarında bey idiler,şimdi küfür ülkesinde uşak
Sayfa 47 - Beyan Yayınları·Kitabı okudu
Din
Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi; Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku?
Sayfa 46 - Beyan Yayınları·Kitabı okudu
Din
Hangi İspanyol tarihçi, kendi öğrencilerine, Quadalquivir vadisinde boğazlanmış binlerce Müslüman bebeğin çığlıklarından, Quadalquivir sularına karışan masum kanlarından söz eder ki? Zaman zaman kalın gövdelerinin yanlarından geçtikleri tarihi ağaçlar, kim bilir kaç Müslümanın İspanyol Hıristiyanlar tarafından katline tanık oldular? Otobüsün, virajlarında kıvrıla kıvrıla yol aldığı Quadalquivir kıyılarında, kim bilir katliama uğramış olan müslümanların gömüldüğü kaç tane toplu mezar vardı? Belki de otobüs bu mezarların üzerinden geçerek yol alıyordu. Yoksa bunu fark ettiğinden midir ki dudaklarının kıpırdanışından, canice öldürülmüş Müslüman mazlumların ruhlanina fatihalar okuduğu anlaşılan tarihçinin gözlerinden kuru kuru yaşlar akıyordu. Çünkü o, İspanyol canilerinin, cürümlerini işlerken, ne denli işkence yaptıklarını, ellerindeki bıçaklarla kız çocuklarının derilerini soyarak onlarla nasıl sadistçe eğlendiklerini tarih sahifelerinden okuduğundan, çok iyi biliyordu. Biliyor ve kendi kendine mırıldanıp duruyordu: "Yeterli vaktim olsaydı da, derinliklerinden Mekke ruhu kokan Quadalquivir vadisini adım adım dolaşsam, ve nehir boyunca uzanan dertli ağaçlarla, yosunları katmer katmer olmuş kayalarla konuşsam ve onlara sorsam: Ey yosun bağlamış kayalar, ey kültürüme tanık olmuş ağaçlar, dağlar, yamaçlar; ve sen ey Quadalquivir nehri, bana söyleyecek hiç mi bir şeyiniz yok? Sizler ki benim tarihimi yazanlarla tanıştınız, neden beni tanımıyorsunuz? Yoksa, evet yoksa benim, o tarihimi yazanlarla hiç mi benzerliğim kalmadı? Görmek için sabırsızlandığım Gırnata Sarayı'nın duvarlarını süsleyen, ve her birinin üzerinde "Ve Lâ ğalibe illallah!" yazılı olan taşlar, yerlerine konulmadan önce senin sularında gusletmediler mi? Senin dilinle, senin bildiklerinle sana hitap ettiğim
Sayfa 44 - Beyan Yayınları·Kitabı okudu
Din
"...... Zindanından yazıyorum. Kaldığım hücrenin penceresi, Fırat'ın sularına bakıyor. Bir insan vasıtasıyla kimseye ulaştıramayacağım şu satırları yazdıktan sonra, gömleğimin bir parçasını yırtıp, hücremdeki mumdan akan mayi ile muşamba hâline getirdim; ve yazdığım kâğıdı içine sararak, sularda ıslanıp silinmemesi için katlayıp, penceremden Fırat'ın sularına atıyorum. Ola ki birileri bunu bulur okur; din için, imân için, vatan için, istiklâl için savaşmış olan bizlere, bizden gözüküp, hattızatında bizimle hiç bir alakaları bulunmayanların, neler yaptıklarını öğrenir de anlatır evlâtlarımıza... Din'le bizi kandırıp, katlettiler Yüce dinimizi... Ezanla toplayarak bizleri, ezanı yokettiler; Kur'an'la açtıkları toplantılarında, Kur'an'ı mahkûm ettiler... Okunamaz hâle gelmiş olan kısımdan sonra, şunlar okunabiliyordu kâğıtta: .... Benim adım Müezzin İsmail Efendi. (....) Köyümde müezzinlik yaparken, Arapça ezan yasaklandı. Bize dayatılan yeni ezanı bir türlü öğrenemediğimden, eskiden olduğu gibi, "Allahu Ekber" deyip, ezan okumaya devam ediyordum. Bir gün jandarmalar minareyi basarak, Arapça ezan okuyorum diye, beni tartaklayarak aşağıya indirdiler. Jandarmalar Türkçe konuştukları için, bir şey anlayamıyordum. Çünkü aynı şeyi bizlere Fransızlar yapmış, bu manzaraları onların işgalinde seyretmiştik. Mukaddes cihadımızla onları geldikleri yere geri gönderdikten sonra; dinimizi, Kur'anʼımızı, ezanımızı yasaklayan ve isimleri Yorgi, Salamon, Mişel değil; Ahmed, Hüseyin, Bekir olan bu jandarmalar nereden geldi anlayamadım. Anlamaya vakit bulamadım. Çünkü beni kelepçeleyip, apar-topar mahkemeye götürdüler.... Mahkeme heyeti, bana hiç bir şey sormadan, "Arapça ezan okuyarak irticayı hortlatmak" suçundan bu zindana attılar. Beni muhakeme(!) eden hakimlerin de, tipka beni
Sayfa 40 - Beyan Yayınları·Kitabı okudu
Din