Böyle bir eser için naçizane fikirlerimi yazmaktan bile ar ettim bir süre. Ama yazmazsam da Jean Valjean'a, Marius'e, Cosette'ye ve daha bir sürü karaktere ayıp olacaktı. Çünkü toplumun her yarasına ayrı ayrı parmak basan ve bundan hiç imtina etmeyen eserler dillendirilmeli, sürekli bahsedilmeli; bize kadar geldiği gibi bizden kim bilir kaç kuşak öteye kadar taşınmalı.
Hikayemiz D. Kasabasına bir yabancının gelmesiyle başlıyor. Aynı Tolstoy'un bir sözünde bahsettiği gibi "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir..."
İşte bu yabancı Jean Valjean. Aynı zamanda Madeleine Baba, Jan Valjan, Ultime Fauchelevent... Bir karakter her farklı kimliğinde insanı ancak bu kadar etkileyebilirdi.
(Eğer kitabı okumadıysanız incelememin devamını okumamanızı öneririm)
Kendisine ablasının ve yedi çocuğunun emanet edilmesiyle hayat keşmekeşi içine giren karakterimiz, çocukların karnını doyurabilmek için bir fırından ekmek çalmaya kalkar. Bunu yaparken yakalanır, evinde bulunan silah ve firar girişimleri ile birlikte toplamda 19 seneye çıkar cezası. Cezası bittiğinde özgürlüğe kavuşacağını zanneder fakat öyle olmaz. Gittiği yerlerde parasıyla dahi yemek ve yatak bulamaz, elindeki hüviyet kağıdı onun ikinci hapsidir.
İşte böyle bir zamanda yolu, onu tamamen değiştirecek, içindeki iyiyi çıkaracak D. Kasabası psikoposunun evine düşer. Gördüğü muamele karşısında öyle afallar ki bu dünyaya rağmen, içinde yaşayan onca kötü insana ve kötülüğe rağmen iyi kalınabileceğini görür. Kendi içinde bir ihtilal yaşar ve değişir! Bütün intikam duygusundan, nefretinden, hırsından sıyrılır.
Bu dakikadan sonra başına gelecek her şeyi bu değişimin verdiği müthiş olgunlukla, sakinlikle karşılar. Kitabın sonuna kadar bu karakterimizin sakinliği
Tanrı, hiçbir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir! Kötü anne baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar.