Erkan Reis

Erkan Reis
@Kutoz
Pulathane durağında tren bekleyen yolcu...

Erkan Reis

, bir kitap okudu
Puan vermedi·420 syf.·
2016 8. kitabı
Elif Şafak
8.2/10 · 76,7bin okunma
Satranç
"Satranç her şeyden önce bir mücadeledir" Emanuel LASKER KALE Bir taşra rahibinin on iki yaşında babasının ölümüyle çaresiz kalan Mirko Czentovic’i yanına alması ile başlıyor hikayemiz. Stefan Zweig bütün romanlarında olduğu gibi Satranç’ta da ustaca bir biyografik anlatım gerçekleştirerek, Mirko’yu odanın duvarında oynayan bir sinema filminin kahramanı gibi canlandırmayı başarır. PİYON Mirko asla yaşıtlarına benzemeyen bir çocuktur. Cümle kurmakta zorlanan, hesap yapmak için parmaklarını kullanmaktan öteye geçememiş bir zekaya sahiptir. Yazarın tanımı ile; “Mirko, kendisine belki yüz keç açıklanmış olan harflere boş gözlerle bakmayı sürdürmüştü; çok ağır çalışan beyni, en basit ders konularını dahi içinde tutabilecek güçten yoksundu.” Bu ağır işleyen beynin bilinmedik bir özelliği ise, sonradan çıkacaktır su yüzeyine. Rahip ile hemen her akşam satranç oynayan Jandarma’nın dizlerinin dibine sokulup, saatlerce bu oyunu izliyordu. FİL Yine böyle bir gece, Rahibin işinin çıkması sebebiyle yerini Mirko alır. Gündelik hayatta ağır aksak işleyen beyni, satrançta ise usta bir matematikçi gibi işliyordu. Bu özelliği ile ünü, yaşadıkları kasabayı da aşarak onu dünya şampiyonluğuna taşımıştır. AT Asıl hikayemiz ise; New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan gemide yaşanmaktadır. Etrafı ile hiç diyalog kurmayan, çevresine küçümseyen gözler ile bakan ve yalnızca parayı düşünen Mikro’nun karşısına, uzun bir süre Nazilerin psikolojik baskısına maruz kalmış Avusturya’lı bir avut olan Dr.B. çıkmıştır. VEZİR Gestaponun sıra dışı konuşturma tekniklerini denedikleri Dr.B., kaldığı otel odasında yalnızlığın ve her gün aynı eşyaları görmenin dayanılmazlığı ile karşı karşıya bırakılmıştır. Arada sıra ise sorguya götürülerek, uyguladıkları bu baskı yöntemiyle
Sinema
Bilinmyen Bir Kadının Mektubu
“Sana, beni asla tanımamış olan sana” Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı kitabı, bu cümle ile başlıyordu. Cümleyi okuduğumda, Yunus Emre’nin şu dizelerini tekrarladığımı fark ettim. Severim ben seni candan içeri Yolum vardir bu erkandan içeri Beni bende deme bende degilim Bir ben vardir bende, benden içeri Her ne kadar Yunus ilahi bir aşkı dile getiriyor olsa da, çağrışımlar insanı ister istemez durgun bir göle atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi ilüzyona uğratıyordu. Kitap; kadın kahramanının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı mektubu içermektedir. Gönderen hanesinde kadının adı olmaması nedeniyle bir bakıma da adsız mektup gibi gözükmektedir. Erkeğin kimliğinin ise “Roman Yazarı R.” olarak verilmiş olması, okurun zihninde ister istemez bir portre oluşturuyor. Kitabın konusunu anlatmaya niyetim yok. Zaten topu topu 55 sayfadan ibaret bir kitap. Kitabı bitirdiğimde, üzerimde bir ağırlık hissettim. Yaşadığımız dünyada böylesine güçlü bir duygu olabilir mi? Ya da umutsuzcada olsa, bir insan hiç karşılık beklemeden ve çektiği onca acıya rağmen sevilebilir mi? Bazı roman ve öyküleri hatta şiirleri, yazıldıkları yüzyıl itibariyle değerlendirmek gerek sanırım. Yaşadıkları çevre, üzerlerinde hissettikleri baskı, hak ve hukuk denen sistemin ülke üzerinde uygulanış şekli ve savaşlar... Stefan Zweig’in kitabı yazdığı 1920’li yılları düşündüğümüzde ister istemez bazı şekiller oluşuyor insanın zihninde.
Newyork Üçlemesi
Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda Daha önce, yine bu köşeden sizlere Paul Auster’in dört kitabının tanıtımını yapmıştım. Newyork Üçlemesi adlı bu eserini bitirdiğimde, acaba kendi hayatını mı anlatmaya çalıştı diye düşünmedim değil. Daha önce, biyografik anlamda kendisini anlattığı kitaplarının üzerine bu eseri gelince, zihnimde hep aynı soru dolaşıp durdu. Acaba mı? Kitap yukarıda belirttiğim üç öyküden oluşuyor. Ama öyküler bir şekilde birbiriyle bağlantılı. Paul Auster takipçileri bu kitabı okurken mutlaka öyküler arasında ki bu ince bağlantıyı fark edeceklerdir. Auster’in yaşamındaki ; Kırılgan bir çocukluk… Bu süre zarfında “Kayboluş” yaşanıyor bir süreliğine, Korkular… Bir aranma, sorulma duygusu içerisinde beklentiye girme, Yükselme arzusu… Ve kendi kendini aramaya çıkma, gibi duygu gel gitlerinin bu romana yansıdığını düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim ama sonuçta burada da yazmaya çalıştığım şey, kitabın ben de bıraktığı etki... Paul Auster’e karşı bir ilginiz varsa ve bütün kitaplarını okumak istiyorum diyecekseniz, bir sınır koymak istemem. Ama en iyilerini sadece okumak istiyorum diyorsanız, bu kitabı en sona bırakmanızı tavsiye ederim. Erkan ERGÜL Twitter : @Kutoz_
Tomris Uyar
Tomris Uyar-Yaza Yolculuk Tomris Uyar belki de Türk Edebiyatında ayrı bir parantez açılacak bir yazarımızdır. Bugün Elif Şafak ismi popüler kültür sayesinde nasıl ön plana çıkarılmış ise, Tomris Uyar ismi de 1960’lı yıllarda yaşadığı aşklarıyla gündeme getirilerek, vermiş olduğu eserler hep göz ardı edilmiş öykü kraliçesidir. Bugün Türk Edebiyatına ilgi duyan kime Tomris Uyar desek, hayatına giren şairlerin isimleri zikredilir. Bu şairlerimiz kimlerdir? Sanırım, bu ayrı bir yazı konusu. Bir sonra ki yazımızda sizlere bu şairlerimizi tanıtacağım. Öykü kitaplarını genelde, okumakta olduğum bir başka kitabın mola yeri olarak görüyorum. Orada soluklanmak büyük keyif veriyor bana. Tomris Uyar’ın “Yaza Yolculuk” adlı öykü kitabını da böyle bir mola da okudum. İyi de ettim... Onun cümlelerden kurduğu pistte dans edişine şahit olmak, nedense Trabzon’da Türkiye’nin ilk inşa edilen Opera Binasının yol genişletme bahanesiyle yıkılışını getirdi aklıma. Sadece Opera binası değil tabi ki... O coğrafyanın yetiştirdiği birçok sanatçı... Peyami Safa geldi mesela 9 ncu Hariciye Koğuşu ile, Sebahattin Eyüboğlu geldi Mavi ve Karası ile, Bedri Rahmi Eyüboğlu geldi Karadutum Çatalkaram ile, Oktay Rıfat geldi Garip arkadaşlarıyla, Hasan İzzettin Dinamo geldi elinde tuttuğu isyan bayrağıyla, Sebahatttin Ali geldi Kürk Mantolu Madonnasıyla, Yaşar Miraç geldi Egenin iki yakasına barış getirsin diye yazdığı şiirleriyle, Sunay Akın geldi elindeki büyüteç ile hayatı ayrıntılarda ararken, Mustafa Sekban geldi en güzel vesikalıkları elindeki fırça ile tuvale yansıtırken, Salvador Sali, Yusuf Katipoğlu, Mustafa Ayaz geldi renkler ile dünyaya açılan yeni yeni pencereler yaparlarken, Erdal Beşikçioğlu geldi Behzat Ç komiserimle, Erol Günaydın geldi Pişekar ile, Ekrem Kutlu geldi Ayvazovskiye inat