Erkan Reis

Erkan Reis
@Kutoz
Pulathane durağında tren bekleyen yolcu...

Erkan Reis

, bir kitap okudu
Puan vermedi·166 syf.·
2016 14. kitabı
Sunay Akın
8/10 · 1.735 okunma

Erkan Reis

, bir kitap okudu
Puan vermedi·420 syf.·
2016 8. kitabı
Elif Şafak
8.2/10 · 76,7bin okunma
Satranç
"Satranç her şeyden önce bir mücadeledir" Emanuel LASKER KALE Bir taşra rahibinin on iki yaşında babasının ölümüyle çaresiz kalan Mirko Czentovic’i yanına alması ile başlıyor hikayemiz. Stefan Zweig bütün romanlarında olduğu gibi Satranç’ta da ustaca bir biyografik anlatım gerçekleştirerek, Mirko’yu odanın duvarında oynayan bir sinema filminin kahramanı gibi canlandırmayı başarır. PİYON Mirko asla yaşıtlarına benzemeyen bir çocuktur. Cümle kurmakta zorlanan, hesap yapmak için parmaklarını kullanmaktan öteye geçememiş bir zekaya sahiptir. Yazarın tanımı ile; “Mirko, kendisine belki yüz keç açıklanmış olan harflere boş gözlerle bakmayı sürdürmüştü; çok ağır çalışan beyni, en basit ders konularını dahi içinde tutabilecek güçten yoksundu.” Bu ağır işleyen beynin bilinmedik bir özelliği ise, sonradan çıkacaktır su yüzeyine. Rahip ile hemen her akşam satranç oynayan Jandarma’nın dizlerinin dibine sokulup, saatlerce bu oyunu izliyordu. FİL Yine böyle bir gece, Rahibin işinin çıkması sebebiyle yerini Mirko alır. Gündelik hayatta ağır aksak işleyen beyni, satrançta ise usta bir matematikçi gibi işliyordu. Bu özelliği ile ünü, yaşadıkları kasabayı da aşarak onu dünya şampiyonluğuna taşımıştır. AT Asıl hikayemiz ise; New York’tan Buenos Aires’e gitmekte olan gemide yaşanmaktadır. Etrafı ile hiç diyalog kurmayan, çevresine küçümseyen gözler ile bakan ve yalnızca parayı düşünen Mikro’nun karşısına, uzun bir süre Nazilerin psikolojik baskısına maruz kalmış Avusturya’lı bir avut olan Dr.B. çıkmıştır. VEZİR Gestaponun sıra dışı konuşturma tekniklerini denedikleri Dr.B., kaldığı otel odasında yalnızlığın ve her gün aynı eşyaları görmenin dayanılmazlığı ile karşı karşıya bırakılmıştır. Arada sıra ise sorguya götürülerek, uyguladıkları bu baskı yöntemiyle
Sinema
Bilinmyen Bir Kadının Mektubu
“Sana, beni asla tanımamış olan sana” Stefan Zweig’in “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı kitabı, bu cümle ile başlıyordu. Cümleyi okuduğumda, Yunus Emre’nin şu dizelerini tekrarladığımı fark ettim. Severim ben seni candan içeri Yolum vardir bu erkandan içeri Beni bende deme bende degilim Bir ben vardir bende, benden içeri Her ne kadar Yunus ilahi bir aşkı dile getiriyor olsa da, çağrışımlar insanı ister istemez durgun bir göle atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi ilüzyona uğratıyordu. Kitap; kadın kahramanının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı mektubu içermektedir. Gönderen hanesinde kadının adı olmaması nedeniyle bir bakıma da adsız mektup gibi gözükmektedir. Erkeğin kimliğinin ise “Roman Yazarı R.” olarak verilmiş olması, okurun zihninde ister istemez bir portre oluşturuyor. Kitabın konusunu anlatmaya niyetim yok. Zaten topu topu 55 sayfadan ibaret bir kitap. Kitabı bitirdiğimde, üzerimde bir ağırlık hissettim. Yaşadığımız dünyada böylesine güçlü bir duygu olabilir mi? Ya da umutsuzcada olsa, bir insan hiç karşılık beklemeden ve çektiği onca acıya rağmen sevilebilir mi? Bazı roman ve öyküleri hatta şiirleri, yazıldıkları yüzyıl itibariyle değerlendirmek gerek sanırım. Yaşadıkları çevre, üzerlerinde hissettikleri baskı, hak ve hukuk denen sistemin ülke üzerinde uygulanış şekli ve savaşlar... Stefan Zweig’in kitabı yazdığı 1920’li yılları düşündüğümüzde ister istemez bazı şekiller oluşuyor insanın zihninde.