Murat okan

Murat okan
@Kvlfm
Gökyüzünde hayal kırıklığına yer yoktur.
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Abşalom, Abşalom! Yolculuğu
10/10
·315 syf.··
2021 76. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 28 Mayıs 2021 14:32
Beş gün boyunca Faulkner'in dünyasında gezindim. Yoruldum, zorlandım, yer yer boğuldum. Ama iyi ki de okumuşum. Edebi tatmin açısından muazzam bir romandı. Döşeğimde Ölürken 'i okurken de benzer izlenimler edinmiştim. Aslında önce yazarın öne çıkan eseri Ses ve Öfke'yi okumayı düşünüyordum fakat Abşalom Abşalom, bir başka kitabın içinden çıkıp beni kendine çekti. Bu romanın bir karakteri olan Qentin, Ses ve Öfke'nin baş karakterlerinden biriymiş. İki romanı da okumak isteyenler bu durumu dikkate alıp önce Ses ve Öfke. 'yi okuyabilir. Eseri ne kadar anlatabilirim, bilmiyorum. Aslında tam olarak okuyabildiğimden de emin değilim. Kesinlikle ikinci kez okunmayı hak ediyor. Çünkü roman, yazım tekniğinin zor olması bir yana okurundan da oldukça çok şey bekliyordu. Faulkner sanki bize " Benim anlattıklarımı okumanız yetmez, görmelisiniz, siz de orada olmalısınız, acıyı siz de hissetmelisiniz" demek ister gibiydi. Tüm dikkatimi vermeye çalıştım ama yine de birçok boşluk kaldığına eminim. Gene de düşüncelerimden ve hislerimden hareketle parçaları birleştirip birkaç paragrafta anlatmaya çalışacağım: ● Faulkner, duyguyu hikayenin önüne geçirmiş. Hikaye sıradışı değil. Film benzeri bir trajikliği var. Fakat anlatım olağanüstü. Paragraflar süren cümlelerle, uzun uzun tamlamalarla, alışılmadık betimlemelerle, akla gelmedik detaylarla bütün duyguları zerk ediyordu adeta okura. Bu duyguların menşei kimi zaman anlık ve kişiye mahsus kimi zaman toplumsal belleğin bir ürünü ve sonsuz bir zamandan geliyor izlenimi veriyor. Kin, hüzün, öfke, korku ama en çok da keder... Abşalom Abşalom, bir mimari eser olsaydı, Gotik tarzında olurdu eminim. Öyle
Abşalom, Abşalom!William Faulkner · Yapı Kredi Yayınları · 2016301 okunma
Zamanın, Hafızanın ve Varoluşun Senfonisi
10/10
·3148 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
49 günde okudu
·
Okunma: 09 Mart 2026 19:34
Bazı eserler vardır ki, kapağını araladığınızda yalnızca bir kitaba değil, kendi içine katlanan, sınırları belirsiz bir evrene adım atarsınız. Marcel Proust’un yedi ciltlik anıtsal eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam da böyle bir başyapıttır bana göre. Bu devasa anlatı, bir okuma eyleminden ziyade, insanın kendi içsel arkeolojisine doğru çıktığı uzun, zahmetli fakat bir o kadar da büyüleyici bir kazı çalışmasıdır. Bir okur olarak bu metne dalmak; akıntıya karşı yüzmeyi bırakıp kendini zamanın o büyük, yavaş ve derin nehrine teslim etmeyi gerektirir. Kaleme alacağım en uzun incelemelerden birisi olacak hiç şüphesiz. Dile kolay: 3148 sayfa! 49 gün! Öncelikle bu görkemli edebi katedralin koridorlarında gezinirken hissettiklerimi ve eserin ruhumda bıraktığı izdüşümleri, daha sonra da 7 ciltlik eserin her bir cildine yazmış olduğum incelemeleri paylaşacağım. O halde başlayalım! Proust’un evreninde zaman, akıp giden ve yitip kaybolan bir düşman değil; yontulması, katmanlarına ayrılması ve nihayetinde fethedilmesi gereken bir maddedir. Yazar, daha önceki incelemelerde de paylaştığım meşhur "madlen keki" metaforu üzerinden zihnimize şu sarsıcı gerçeği fısıldar: Geçmiş asla tam anlamıyla geçmemiştir; kokuların, tatların, melankolik bir melodinin ya da eski bir parke taşının kıvrımlarında sessizce pusuya yatmış, uyandırılmayı beklemektedir. Eseri okurken, yazarın anılarıyla birlikte kendi "istemsiz hafızanızın" da tetiklendiğini, zihninizin derinliklerinde çoktan unuttuğunuzu sandığınız yüzlerin, ışıkların ve tatların usulca yüzeye çıktığını hissedersiniz. Proust okumak, bir nevi kendi geçmişinizle de yüzleşmektir. Bu yüzdendir ki Proust’un dili, sabırsız ruhlara veya modern çağın hızına alışmış zihinlere göre değildir. O, bir cümlenin içine koca bir ömrü, bir duygunun en ince
Kayıp Zamanın İzindeMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 2024746 okunma
Davranışımız hakkında bizim hatırladığımız şeyi en yakınımız bilmez; unuttuğumuz, hatta hiç söylememiş olduğumuz bir söz ise, bir başka gezegende kahkahalara yol açar…
Yas tutarken en zoru nedir? Kaybettiğimizin yasını tutmak mı yoksa hiç bizim olmamış birinin yasını tutmak mı?