Melisa

Tabiattaki kendinden zayıfını yutma kuralı en küçük mik­roplardan en büyük hatta en yüksek canlılara kadar geçer­li... Cemiyetler, hükümetler, devletler de böyle... Bir devlet adaletin harfi harfine işlediğine kefil olmak için mahkemeler açıyor, kanunlar yapıyor. Komşusundan bir tavuk çalan bir fakiri, bir açı cezalandırıyor. Fakat kendinden küçük veya kuvvetsiz komşu bir hükümeti yutma ve memleketine katmak hırsından, bu adaletsiz düşüncesinden bir türlü kendini kurtaramıyor. İnsani işlerdeki bu garabet bazen o derecelere varıyor ki hak ile haksızlığın, hakça sahip olmay­la çalmanın, gaspın sınırlarının nerelerde başlayıp nerelerde bittiğini belirlemekten insan aciz kalıyor. Bu ana kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca 'hak'kı kuvvetin doğur­duğu anlaşılıyor. Kuvvetli olan haklı oluyor. O derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. Kuvvet­linin görüşü hak oluyor.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Hayat, hayatı yiyerek, yok ederek var olmaya devam ediyor. Biz yaşamak için diğer hayatları onlarla beslenmekle, onları hazmetmekle kendimize dönüştü­rüyoruz. Diğer hayatlar da aynı gayretle bizi yutmaya uğra­şıyorlar.
İnsanın başının arkasında, kendisinin asla göremeyeceği bir yerde, bir şilin büyüklüğünde bir leke vardır. Bir cinsin diğeri için verebileceği en iyi hizmetlerden biri de başının arkasındaki bu bir şilin büyüklüğündeki lekeyi tarif etmektir. Kadınların Juvenal'in değerlendirmelerinden, Strindberg'in eleştirilerinden ne kadar faydalandıklarını da bir düşünün. En eski çağlardan beri erkeklerin nasıl bir insaniyet ve dahiyanelikle kadınlara başlarının arkasındaki o karanlık yeri gösterdiğini düşünün. Eğer Mary de çok cesur ve dürüstse, diğer cinsin arkasına geçer ve bize orada ne gördüğünü söyler. Erkeğin resmi, bir kadın o bir şilin büyüklüğündeki lekeyi tarif etmedikçe eksiksiz olarak çizilemez.
Oscar Browning, hangi sınavın kağıtlarını okumuş olursa olsun verdiği notlardan bağımsız olmak üzere aklında kalan şeyin kadınların en iyisinin bile zeka yönünden erkeklerin en kötüsünden bile daha aşağıda olduğu açıklamasını yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunları söyledikten sonra odasına dönerdi Bay Browning. Onun ardından bize onu sevdiren, onu cüsseli ve haşmetli biri gibi görmemizi sağlayan an gelirdi. Odasına girdiğinde kanepede uzanmış bir seyis yamağı görür. Bu yamak tam bir iskelet gibidir. Avuçları çökmüş ve solgundur, dişleri kararmıştır ve uzuvlarını da tam kullanamıyor gibi görünüyordur. "Bu Arthur" der Bay Browning. "Çok sevimli bir çocuktur, sahiden de çok asil ruhludur." Bu iki resim her zaman birbirini tamamlıyor gibi görünür bana. Ve ne mutlu ki yaşam öykülerinin anlatıldığı bu çağda bu iki resim birbirini her zaman tamamlar. Böylece büyük adamların fikirlerini yalnızca söylediklerine bakarak değil neler yaptıklarına da bakarak yorumlayabilmekteyiz.
Çünkü iffet, belirli toplumların bilinmeyen nedenlerle ortaya attığı bir fetiş olabilir. Lakin yine de onu göz ardı etmek mümkün değildi. O zamanlarda iffet kadınların hayatında dini bir öneme sahipti, hatta bu şimdi bile böyledir. Sinirler ve içgüdülerle öylesine dolaşıktır ki bu bağları koparıp onu gün yüzüne çıkarmak ender rastlanacak bir medeni cesareti gerektirir.