Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hayır derneklerimiz var artık, resmi lütuf kârlıklarımız ve toplumun görünürdeki yaralarını gözlerden saklamak için yaptığımız planlı çalışmalarımız var. Bu türden örgütlü çalışmalarda insanca dürtülere yer yoktur; ve zaten bağışta her zaman aşağılayıcı bir şey vardır: Dağıtılır, hakça bölüştürülür, kısaca onu alanı bir nesne durumuna düşürür...
Vermenin asıl sevinci, alanın da sevincini hayal edebilmekten geliyordu. Seçmek, zaman ayırmak, zahmete katlanmak, ötekini bir özne olarak görmek demektir
Bıkkınlık sınırsız bir sessizlik aşkına yol açar, çünkü sözcükleri anlamlarından yoksun kılıp boş yankılara dönüştürür; kavramlar yoğunluklarım yitirir, ifadelerin gücü azalır, söylenen ya da duyulan her söz mide bulandırıcıdır, kısırdır. Dışarıya giden ya da dışarıdan gelen her şey tekdüze, uzak bir mırıltı olarak kalır, ne ilgi çekebilir ne de merak uyandırabilir. O zaman, düşüncenizi söylemenin, tutum belirlemenin ya da birini etkilemenin bir işe yaramayacağım düşünürsünüz; vazgeçtiğiniz sesler ruhunuzdaki çalkantıya eklenir.
Son çözüme ulaşma anı gelince, tüm sorunları çözmek için çılgınca çabalayıp dorukların baş döndürücülüğünü tanıdıktan sonra, sessizliği tek gerçeklik, biricik ifade biçimi olarak görürsünüz.
Serpil Sancar’ın araştırmasını okurken Cumhuriyet’in ilanından sonra kadınların modernleşme hikâyesi aslında yine erkekler tarafından yazılmış olduğunu fark ettim. Aslında ister Batı’da ister Doğu’da olalım, kadının kaderi çok da değişmiyor; her yerde belli sınırlar içine sıkıştırılıyor, sadece sınırların genişliği farklı. Oysa kadınların yaşadıkları, verdikleri mücadeleler ve dışlandıkları noktalar en az erkeklerin anlattığı hikâyeler kadar önemli.
Mesela… Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte kadınlar çok aktif. Cepheye mermi taşıyorlar, mitinglerde konuşuyorlar, dergiler çıkarıyorlar. Ama iş Cumhuriyet’in kuruluşuna geldiğinde, erkekler siyaseti sahipleniyor, kadınlara modern aileyi kurma görevi veriliyor. Yani
"erkekler devleti, kadınlar aileyi kurar”
sözü aslında sürecin özeti.
Kadınlara haklar verilmedi mi? Elbette verildi. 1934’te seçme,seçilme hakkı tanındı, kadın milletvekilleri meclise girdi. Ama çoğu erkek liderlerin çizdiği sınırların dışına çıkamadı. Hatta bağımsız bir kadın partisi fikri gündeme geldiğinde devlet buna izin vermedi.
Bir de “resmî kadın” figürleri var. Afet İnan gibi isimler kadın haklarının sembolü yapıldı. Ama bu, bağımsız kadın hareketini değil, devletin istediği kadın kimliğini temsil ediyordu. Öte yandan Halide Edip gibi farklı sesler fazla muhalif bulunup geri planda bırakıldı.
1940’lardan sonra kadınların görünürlüğü daha çok “seyirlik” alanlara kaydı: güzellik yarışmaları, ev dekorasyonu, ideal eş tarifleri… Gazeteler kadınlara “iyi anne, sadık eş, milli namusun sembolü” rollerini hatırlatmaktan geri durmadı. Erkeklerin kusurları tolere edilirken, kadınlar sürekli iffet sınavına çekildi.
Sancar’ın asıl altını çizdiği şey şu: Modernleşme, kadınlara haklar verirken, aynı anda onların siyasal özne olmasını engelledi. Kadın savaştı,