Üzerini örttüğümüz her şeyin altında kalırız…
Bu, zamanla öğrenilen acı bir hakikattir. İnsan zanneder ki sakladığı şey görünmez olur; sustuğu acı susar, halının altına süpürdüğü kırıntı yok olur.
Oysa örtmek, yok etmek değildir. Sadece geciktirmektir. Ve geciken her gerçek, ağırlığını büyüterek geri döner.
İnsan en çok kendinden saklar bazı şeyleri. Kırıldığını inkâr eder, yorulduğunu gizler, “iyiyim” diyerek içindeki enkazı susturmaya çalışır. Başkalarını üzmemek adına kendini incitir; güçlü görünmek uğruna zayıflığını boğar. Ama bastırılan her duygu, günün birinde nefes ister. Ve nefes alamayan her şey, insanın üstüne çöker.
Üzerini örttüğümüz pişmanlıklar vardır mesela…
“Sonra konuşuruz” dediğimiz cümleler, “şimdi sırası değil” diye ertelenen yüzleşmeler. Zaman geçince geçeceğini sandığımız yaralar…
Oysa zaman, konuşulmayanı iyileştirmez; sadece derinleştirir. Konuşulmayan büyür, bakılmayan karanlıklaşır. Ve bir gün, en ummadığın anda, en küçük sarsıntıda devrilir üstüne.
Bazı gerçeklerin üstünü korkudan örteriz. Kaybetme ihtimalinden, yalnız kalmaktan, yanlış anlaşılmaktan… Bazen de konforumuz bozulmasın diye. Çünkü yüzleşmek cesaret ister; örtmek ise geçici bir rahatlık sunar. Ama o rahatlık, ince bir örtüdür. Altındaki yük ağırlaştıkça, örtü yırtılır.
İnsan ilişkilerinde de böyledir bu.
Konuşulmayan kırgınlıklar, halledilmeyen hesaplar, affedilmemiş hatalar… Hepsi birikir. Gülüşlerin altına saklanır, nezaketin arkasına gizlenir. Ama kalp unutmaz. Kalp, üstü örtülen her şeyi hatırlar.
Ve bir gün, küçücük bir sözle bile taşar.
Aslında mesele örtmek değil; taşıyamadığını itiraf edebilmektir. “Burada yoruldum” diyebilmek, “buna gücüm yetmedi” demek, “ben kırıldım” diyecek cesareti bulmaktır. İnsan yüzleştiği şeyden küçülmez; aksine hafifler. Çünkü hakikat,