Fatih Gezer’in Ölüler Kıraathanesi, birbirine gevşekçe bağlanan sekiz anlatıcının sesinden örülen, çok katmanlı ama asla gösteriş yapmayan bir anlatı ağı. Hikâye, İstanbul’un arka mahallelerinden birindeki bir kıraathanenin kumar masasında yaşanan ölümlerle açılıyor. Sonra söz, o masada olan sekiz kişiye geçiyor; hem kendi hayatlarını hem de o güne dair yaşananları bize yavaş yavaş anlatıyorlar.
Anlatıcılardan biri, bir türlü kabuk bağlamayan bir aşkın yasını tutuyor; başka biri ölümle yaşam arasındaki o sessiz koridorda sıkışmış gibi. Hepsinin farklı yalnızlıkları, geçmişleri var. Yazar, bu sekiz sesi birbirine bağlarken büyük sahnelere değil, küçük ama sarsıcı anlara yaslanıyor.
Tek eleştirim, karakter sayısının çokluğu yüzünden sonlara doğru biraz yorulmam oldu. Olay gününün farklı açılardan tekrarı ritmi düşürüyor. Ama buna rağmen atmosferi, sakinliği ve küçük anları büyütme biçimi beni içine çekti. Okuduğuma değdi, iyi ki uğramışım o kıraathaneye.
Nasıl oluyor da Steinbeck’in okuduğum her kitabını, her metnini, her kurgusunu bu kadar sevebiliyorum? Beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor.
John Steinbeck’in Cennet Çayırları, yazarın pusulasını bu kez doğa ile insan arasındaki görünmez bağlara çevirdiği, küçük ama bir o kadar da incelikli metni. Amerika’nın uçsuz bucaksız yeşilliklerle çevrili vadilerinden biri olan Cennet Çayırları’nı ve bu yörenin insanlarının yaşamlarını anlatıyor.
Steinbeck tek bir hikâyeye yaslanmıyor; on farklı aileye, on farklı yaşama kapı aralıyor. Farklı zamanlardan, farklı kaderlerden oluşan bu kurguda, Cennet Çayırları’nın sessiz ama güçlü sakinleriyle tanışıyoruz. Bunca hikâyeye ve karaktere rağmen her birinin derinlikli, sanki bir nefes kadar doğal anlatılması… İşte Steinbeck’in sihri tam burada.
Ben çok keyifle okudum. Yazara başlamak, kalemiyle tanışmak için de bence harika bir tercih.
Okurken gülümsedim, durup düşündüm, sonra yine gülümsedim. Tam da böyle: sıcacık bir metin. Hiç bitsin istemedim.
84, Charing Cross Road modern klasiklerden biri ama dilimize yeni çevrildi. Helene Hanff ile Londra’daki bir sahafta çalışanların yıllara yayılan mektuplaşmalarından oluşuyor. Peki bu mektuplar çok önemli şeyler mi anlatıyor? Hayır. Ama işte metnin büyüsü tam da burada. Çok büyük bir olay yok ama mektupların arasından yükselen ince bir nezaket, tatlı bir mizah ve zamanla kurulan dostluklar var. Hanff’ın keskin ve hafif muzip üslubu, sahaf ekibinin zarif cevaplarıyla birleşince küçücük ama çok değerli bir dünya kuruluyor.
Kısacık, samimi, içten ve naif bir hikâye… Ben keşke hiç bitmese diye okudum.