Bana yazmalısınız, her şeyi yazıp anlatmalısınız. Gidince bana oradan yazmaya devam etmelisiniz. Aksi hâlde bu benim son mektubum olur. Yo, bunun son mektubum olması imkânsız. Olamaz, yani birdenbire, nasıl olur? Ben yazarım, siz de yazarsınız... Hem yeni bir üslup da geliştiriyordum... Aman canım, ne üslubu? Ben ne yazdığımı bile bilmiyorum. Kesinlikle bilmiyorum. Mektuplarımı tekrar okumuyorum ki. Üslubum falan da yok. Sadece yazmış olmak, size yazmak için yazıyorum... Sevgilim, küçük güvercinim, Varenka’m.
“Elma olgunlaşınca düşer; niçin düşer? Ağırlığı onu yere doğru çektiği için mi? Sapı kuruduğu için mi, güneşten kızardığı, ağırlaştığı, rüzgâr onu sarstığı için mi, aşağıda duran erkek çocuk onu yemek istediği için mi?
Sebep hiçbiri değil. Bütün bunlar sadece her türlü hayati, organik, içgüdüsel olayı doğuran şartların bir araya gelmesidir. Elmanın, dokusu bozulduğu için düştüğünü ileri süren bitki bilimci de, aşağıda duran, kendisi yemek istediği için elmanın düştüğünü, bunun için dua ettiğini söyleyecek bir çocuk kadar haklı olacaktır. Altı kazılmış milyonlarca pud ağırlığındaki bir dağın, son işçinin son kazmayı vurduğu için devrildiğini söyleyen kimse ne kadar haklı, ne kadar haksızsa, Napoléon’un, Moskova’ya gelmek istediği için geldiğini ve Aleksandr onun mahvını istediği için mahvolduğunu söyleyecek kimse de o kadar haklı ve o kadar haksızdır. Tarihî olaylarda büyük dediğiniz adamlar, adlarını olaya vermiş birer etiketten başka bir şey değildirler. Onların da, etiket gibi, olayın kendisiyle pek az ilgileri vardır.
Onların, istenerek yapıldığını sandıkları hareketlerden hiçbiri tarihî anlamda istemli değildir, tarihin genel gidişine bağlıdır, çok önceden belirlenmiştir.“
Bu taş çırılçıplaktır. Sadece bir mezarın gerektirdiği kadar yontulmuştur; bir insanın üzerini örtecek uzunlukta ve genişliktedir.
Üzerinde isim yazmaz.
Üzerinde sadece bir elin yıllar önce kurşun kalemle yazdığı, zamanla yağmurun ve tozun etkisiyle okunamaz hale gelmiş ve günümüzde muhtemelen silinmiş olan şu dört mısra vardır:
Uyuyor. Tuhaf bir kaderi olmasına rağmen yaşadı Meleğini kaybedince ölüp gitti
İşler kendiliğinden olup bitti
Tıpkı gündüzün yerini gecenin alması gibi.
“İçine giremezler,” demişti Julia. Ama adamın içine de girebiliyorlardı işte. O'Brien, "Burada başına gelenler sonsuza dek sürecek," demişti. Doğruydu. Bazı şeyler geri gelmiyordu, insan bir daha geriye dönemiyordu. İn sanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu.
Avucunu Mümtaz'ın burnuna doğru uzattı. Küçük ve acayip bir hayvan, kabukla meşin arasında tanımadığı bir teşekkül bu avucun içinde küçük takallüslerle kımıldanıyordu...