…“Niçin böyle oldu da başka türlü olmadı? Çünkü böyle oldu.
“‘Tesadüf’ böyle bir durum hazırladı; ‘deha’ ondan yararlandı.” Tarih böyle diyor. Ama “tesadüf” nedir? “Deha” nedir?
“Tesadüf” ve “deha” kelimeleri gerçekten var olan bir şey ifade etmezler; bunun için tarif edilemezler. Bu kelimeler ancak olayları anlayışın belli bir derecesini ifade ederler. Böyle bir olayın neden meydana geldiğini bilmiyorum; bilemeyeceğimi sanıyorum; bunun için öğrenmek istemiyorum, “tesadüf” diyorum. Etkisi insanlığın özelliklerine uymayan bir kuvvet görüyorum; bunun neden ileri geldiğini anlamıyorum, “deha” diyorum.”…
…“Anlık amaçları öğrenmekten vazgeçmekle, nihai amacın bizim için ulaşılmaz bir şey olduğunu kabul etmekle, tarihî kişiliklerin hayatındaki mantık akışını ve amaca uygunluğu görürüz; insanlık vasıflarıyla uyumlu olmayan etkilerini böylece anlayabiliriz onların, “tesadüf” ve “deha” sözlerine ihtiyacımız kalmaz.
Avrupa halklarının yaşadığı heyecanın nedenini bilmediğimizi, yalnızca önce Fransa’da, sonra İtalya’da, Afrika’da, Prusya’da Avusturya’da, İspanya’da ve Rusya’daki cinayetlerden ibaret olayları bildiğimizi, Batı’dan Doğu’ya ve Doğu’dan Batı’ya gerçekleşen hareketlerin bu olayların niteliğini oluşturduğunu kabul edelim, o zaman Napoleon’un ve Aleksandr’ın karakterlerinde bir fevkaladelik, bir “dâhilik” görmemize gerek kalmayacağı gibi bu kişileri bütün diğer insanlardan başka türlü düşünmemiz de imkânsız olacaktır; bu insanları oldukları gibi yapan küçük olayları bir “tesadüf” diye açıklamaya da gerek kalmaz o zaman; bu küçük olayların zorunlu olduğu da ortaya çıkar.
Nihai amacı öğrenmekten vazgeçince açıkça anlarız ki, tıpkı hiçbir bitkiye, verdiğinden daha uygun çiçekler ve tohumlar düşünülemeyeceği gibi, bütün geçmişleriyle, yapacakları göreve en küçük ayrıntılara