Geçen yıl amcamın yazlığında küçük bir kız tanımıştım. Beş altı yaşlarında, siyah saçlı, pörtlek gözlü, kamburca bir kızdı. Belki terlikleri ayağından çıkmasın diye, belki de başka türlüsünü beceremediğinden, leylek gibi yürüyordu. Kapkara bir leylek. Çok sevimliydi. Bir iki kez konuşmaya, onu güldürmeye yeltenmiştim ama bana pek yüz vermemişti. Bir öğleden sonra sahilde oturmuş kitap okurken koşarak önümden geçtiğini gördüm, biraz ileride durup geri döndü ve "biliyor musun," dedi nefes nefese, "Emre'nin ayağına deniz kestanesi battı!" "Öyle mi!" dedim, onun hoşuna gideceğini düşündüğüm şaşkın bir yüz ifadesi takınarak, "peki şimdi nerde?" "ayağında!" diye bağırdı çın çın, sonra da yine koşarak uzaklaştı. Ah, öznelerin farklılığı öldürecek beni. O zaman çok güldürmüştü ama şimdi öldürecek. Herkesin cümlesi aynı bile olsa öznesi farklı. Ve gramer hiçbir işe yaramıyor. Gravyer bile daha iyi olabilir. Demek istediğim, özne hiç bir zaman ben olamadım. Özne, hep bir denizkestanesiydi.
Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi. Her şeyi feda etti ona; dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile.. Ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu. İnsanların çoğu gibi canı sıkılıyordu.
Bir kalp sevmek için mutlaka servete, asalete mi muhtaçtır? Bence en gerçek mutluluk, tertemiz bir ruhu gösteren iki güzel göz; en büyük servet, seven bir kalbin duygularını gösteren gül renkli dudaklardan yansıyan tebessümdür. Güzellikten büyük asalet, tertemiz bir kalpten büyük zenginlik olur mu?