Önyargıları bırakıp tanımaya çalışmak!
Yeryüzünü bir de "farklı" olanın gözleriyle görebilmek... Bu nokta da ırkçı dünya görüşü çatırdamaya başlar. Çünkü onu besleyen iki temel kaynak, "farklı" olana hoşgörüsüzlük ve ben-merkezciliktir.
"Kimseyi yeteri kadar sevmiyorum."
"Peki ama neden?"
"Dünyayı daha çok seviyorum." Hüngür hüngür ağlıyordu şimdi.
"Dünya demekle neyi kastediyorsun?"
"Her şeyi, varlığı."
"Yani" dedim, kulağa saçma geleceğini bilerek, "dağları, okyanusları, ağaçları falan gibi mi?"
"Tüm bunları, başka şeyleri de."
...
"Edebiyat da var," dedi. "Sonra dil, biliyorsun işte. Sonra dillerin kolları, sonra ölü diller, sonra unutulmuş ölü diller. Sonra Matisse. Sonra Hamlet. Hepsi de o kadar büyük ki ve hepsini seviyorum."
...
"Ve tüm kıtaları. Hindistan'ı. Özellikle Hindistan gibi görmediğim yerleri. Her ana yoldan ayrılan her çamurlu gizli yola bağlı her küçük patikayı. Çalılıkları, keçiyollarını. Küçük kasaba meydanlarını. Milyonlarca kasaba meydanı olmalı. Asla hepsini göremeyeceğim, öyleyse ne anlamı var?
...Eee, dedi Cavit; domuz n'oldu, öldü mü?
Ölür mü hiç, diye hayıflandı Zübeyir, benim karıyla baldız vaveyla koparır da domuz ölür mü hiç?
Ne alâkası var yahu, dedi cavit.
Hiddetlenmişti Zübeyir, burnundan soluyordu.
Var, dedi Cavit'e dönerek; vurduğunda bağırıp çağırır yahut herhangi bir ses çıkarırsan, yarası ne kadar ağır olursa olsun, sese tutunup ayağa kalkar domuz, imkânı yok ölmez!
O yere yıkıldı mı sessiz olacaksın bu yüzden, gıkını bile çıkarmayacaksın.
...
Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.
"Istıraptan belin büküldüğünde, dünyanın üzerine ebedi bir gece çöksün istediğinde, yağmurun ardından ışıldayan yeşilliği düşün, düşün bir çocuğun uykudan uyanışını"