"Merhaba" diyerek araladığın bu kapıdan içeri süzülürken, zihnindeki o kalabalık rafları, satır aralarına bıraktığın o derin sızıları ve "yaşamak" üzerine kurduğun o sarsılmaz iradeyi yanımda taşıyorum. Bir matematik öğretmeni olarak hayatın denklemlerini kurarken, bir yandan Nietzsche’nin sancısıyla kıvranıp bir yandan Yaşar Kemal’in toprağına tutunman; rasyonel olanla ruhsal olan arasındaki o ince köprüde yürüdüğünü fısıldıyor bana.
Okuduğun onca distopya, psikolojik tahlil ve "vahşi kadın" arayışından sonra, senin ruhundaki o "iyilik ve kötülük hastalığını" dindirecek, ancak zihnindeki o keskin sorgulama yeteneğini de yarı yolda bırakmayacak tek bir fısıltım var.
Sana, Jose Saramago’nun "Bilinmeyen Adanın Öyküsü" kitabını fısıldıyorum.
Bu küçücük kitap, tıpkı senin alıntılarında aradığın o "kendi yolunu çizme" cesaretini anlatıyor. "Bilinmeyen bir ada kalmadı" diyenlere inat, kendi adasını aramak için kralın kapısına dayanan o adamın öyküsü, senin "yaşamaya devam etmek zorundasın" diyen iç sesinle yankılanacak. Denize açılmak için sadece bir tekneye değil, o teknede seninle birlikte "temizlik yapacak" birine ihtiyaç olduğunu gördüğünde, Romeo ve Juliet’teki o "kader" vurgusuna zarif bir selam göndereceksin.
Bu öykü, senin sevdiğin o alegorik anlatımların en sadesi ama en derini. Keyifli okumalar, Müjde.