Sis Dağının Çocukları
Kitabın hikayesi 1960'ların sonu 1970'lerin başında Trabzon'un Şalpazarı ilçesine bağlı Fidanbaşı köyünde geçiyor. Hikayenin kahramanları yazarın kendisi, ağabeyi ve köyünün insanlarıdır. Olaylar Karadeniz'den şehirlere erkeklerin başlattığı gurbet göçleri ve kadınların köyde olağanüstü başarı hikayeleriyle ilerliyor.
Köyde, bütün iş insan gücüyle yapılıyor:
yük taşımak, hayvanlara bakmak, kovalarla su taşımak, ekin ekmek, çapa yapmak, değirmende mısır öğütmek, ekmek pişirmek.. daha nicesi..
Kitap 60'lı 70'li yıllarda geçiyor. Teknoloji tabiki o zamanlar günümüzdeki gibi yaygın değil. Her evin elektriği yok mesela, gaz lambasıyla aydınlanıyorlar. Yine her evde musluktan su da akmıyor. Haliyle dereden kova kova su taşımak zorundasın. Ayrıca günümüzdeki gibi, o zamanlar iletişim kurmak, cep telefonuyla değil; kasabaya gidip mektup yazmak veya telgraf çekmekle oluyor.
Köyde o zamanlar yoksulluk var. Ebe yok, doktor yok, imam yok. Bir şekilde köylüler başlarının çaresine bakmak durumundalar. Ve bakıyorlarda. Ebe içlerinden biri, köyün çocuklarını o doğurtuyor. Keza kırıkçı çıkıkçı görevini üstlenen hayvanlar gibi insanların kırık çıkıklarını tedavi eden kişi, o da köyün insanı. Terzisi, bakkalı, imamı.. Sanki köylü, işlerinde yaptığı imece usulünü, birbilerine çeşitli görevler vererek, meslekler içinde yapmış.
Peki ya çocuklar? İnternet, bilgisayar, elektrik yok.Onun yerine çocuklar okula gidip, birbirleriyle eğlenceli oyunlar oynuyor ve oyuncaklarını kendileri yapıyormuş.
Unutmadan ekleyelim. Gurbete giden erkekler dönmeyince, köyün bütün yükü kadınların sırtında oluyormuş. Yazar bu durumu, "Hanımlar sabah gün ışığı ile aydınlanmadan işe başlar, akşam gece karanlığına kadar işleri bitmezdi. Gurbetle birlikte her hanenin hanımı aynı zamanda