Çocukken masallarla öğrenen insan, büyüdüğünde de misallerle daha iyi anlayabiliyor. Saygı duyulması gereken zekalar, güzel bir kurguyla büyük bir evreni size sunabiliyorlar. Kurmacanın bu büyülü dünyasını kullanan Tanpınar da bize, bir enstitü üzerinden dünyayı ve insanı anlatıyor.
Derinliği ve felsefesi olan bir roman, aynı zamanda oluşturduğu evren, merakınızı çekecek bir ilgi değerine sahip. Anlatım hususunda; bazen kıvrak bir zekanın muzip mizahını, absürt komedisini görürken bazen de gerçekle gerçeküstüyü yumuşak geçişlerle birbirine bağlayan, ustaca yapılmış metaforik ve simgesel bir anlatımla karşılaşıyoruz. Ancak bu anlatım öyle zorlayan bir anlatım değil. Aksine zekice yapılan mizahi bir anlatımı olduğu için bol bol ‘bıyık altı’ güldürüyor ve kendini sevdiriyor. Bu mizah ve absürt komedi yanı okurken ara ara aklıma Salah Birsel’in Dört Köşeli Üçgen kitabı geldi. Bence bu iki kitabın akrabalık ilişkisi var :) SAE kitabını okuyup beğenenler, bu kitabı da beğeneceklerdir diye düşünüyorum.
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır.”
Tanpınar, daha iyi anlayalım ve bu enstitüye inanalım diye uzun bir ön hazırlık yapıyor. Futboldaki olgun atak girişimi için yapılan uzun hazırlık pasları gibi epey top çeviriyor ve sonra anlatıyor enstitüyü. Bu yüzden SAE son 150 sayfada anlatılıyor aslında. Onun öncesinde karakterlere derinlik kazandırılıyor.
Romandaki anlatıcı Hayri İrdal, diğer önemli karakterse Halit Ayarcı. Halit Ayarcı, hayata nizam verip insanlara ‘ayar’ çekmesini bilen, onlara gerçekten öte, kulağa hoş gelen, duymak isteyecekleri yalanları söyleyen, ilm-i siyaseti iyi ezber etmiş birisi. Bu yüzden ad-soyad seçimi roman geneline bakarsak oldukça manidar. Elindekini çok iyi pazarlayan iyi
"Siz hayalperest bir idealistsiniz. Hayattan haberiniz yoktur. İnsanlar para istiyorlar, para!.. Ve siyasi adamlar, insanların bu isteklerini nazara almak zorundadırlar. Siz bunu anlayamazsınız." dedi. "Hakikaten Paşa Hazretleri, anlayamıyorum," dedim. "Para kimin? Onu isteyen, veren kim? Türk köylüsünün etinden, tırnağından kesip vekillere, mebuslara, büyük memurlara, kumandanlara vermek kimsenin hakkı değildir."
Ekonomik buhran dönemi, yoksulluk, göç, makineleşme, sermayenin belli ellerde toplanarak insanları zulüm kıskacına alması ve sürekli artacak üretim çılgınlığının başlamasıyla kapitalizmin doğuşu, sömürü düzeninin oluşmaya başlaması… Bir dönemi yansıtması ve belli olguları çarpıcı bir biçimde anlatması bakımından değerli bir kitap. 1900’lerin ilk yarısını anlattığı için bozulmanın başlangıcını, eskinin nasıl yıkıldığını görebiliyoruz.
Kitapta insanların yaşam kavgası, yoksulluğa ve zor şartlara rağmen ayakta kalma çabası anlatılıyor. İnsanların asıl sistemle kavgaları ufak tefek kıvılcımları saymazsak yok. O kavga Bitmeyen Kavga kitabında var. Bitmeyen Kavga bu kitabın bir dalı, ara bölümü gibi. Gazap Üzümleri’ndeki Tom’un akıbetini merak eden Bitmeyen Kavga ’ya başlayıp Tom’u oradaki baş karakterin yerine koyarak kitabı okuyabilir.
Peki bu kitabın anlattığı dönem hikayesi ve olgularının dışında bize alt metinlerle verdiği mesajlar neler?
YİNE NE VARSA YOKSULDA VAR
Gerek başlardaki; barda kamyon şoförlerinin şahit olduğu ekmek sahnesi gerek aralardaki ‘ekmeğini aç olanla böl oğlum’ anlayışı gerekse de sondaki final sahnesi yoksulluğuna rağmen varsılların gösteremediği mertliği ortaya koyan gönlü zenginlere dikkat çekiyor sürekli. Cebinde olmayan gönlünde taşıyor diyor adeta. Hatta Steinbeck, bunu davranışlarla göstermenin de ötesine geçip kendini tutamayarak bir karakterine açıktan da söyletiyor; "Bir tek şeyi iyice öğreniyorum," dedi. "Her zaman, her gün, hep aynı şeyi öğreniyorum. Başın dertteyse, canın yanmışsa, bir şeye ihtiyacın varsa... fakir insanlara git. Sana ancak onlar yardım eder... yalnız onlar." (Syf 461)
BİRLEŞİRSEK TOK OLURUZ, BÖLÜNÜRSEK YOK OLURUZ
Değişen sistem ve bankaların
Eğer tutturdukları şey yasa olsa, dayanır insan. Ama yasa değil. Bunlar bizim ruhumuzu törpülüyor. Kırbaçlanan köpekler gibi kıvranmamızı, sürünmemizi istiyorlar.