Dostlarıyla akrabaları günlerini yanında geçiriyorlardı; en kınanacak çılgınlığı, en abes savurganlığı itiraf etse, en rezil kusuru ima etse akrabaları ona sitem etmez, dostları şakalaşmaya, itiraza cesaret bulamazdı. Sanki onun eylemleriyle sözlerini her tür sorumluluktan arındırmışlardı. Her şeyden çok da, hayatın çekilmekte olduğu bedeninin son gıcırtılarını o duymasın diye şefkate boğuyor, okşayıslarıyla alt etmeye çalışıyor gibiydiler.
Kendisininkini de hariç tutmadığı bütün bu hayatların geri geri giderek, gözlerini hayattan ayırmadan ölüme doğru ilerleyişleri evrensel bir skandaldı.
Hayata öyle çok taahhütte bulunuruz ki, bir an gelir, hepsini yerine getirmeye gücümüz kalmadığını hisseder, mezarlara döneriz, ölümü, "tamamlanmakta zorlanan kaderlerin yardımına koşan ölümü" çağırırız. Ancak ölüm hayata taahhütlerimizden bizi kurtarsada, kendimize taahhütlerimizden, özellikle en başta gelen, layığıyla, hakkıyla yaşama taahhüdünden kurtaramaz.
Çocukken hepimiz Atatürk'ün cesaretine sahip olduğumuzu içten içe biliriz. Çünkü cesaret, saf bir enerjiye sahiptir. Beethoven da olabiliriz, Edgar Allan Poe da... Çocukken içimizde tüm saflığıyla dikilen cesareti büyüdükçe anbean bastırmaya başlarız çünkü limitlerimiz ailemizden bize kadar gelen zincirlerle bizi yönlendirir.