Toprağa yazıyoruz yeni adımızı, insan yeni artık, insan yeni artık
Yalnız değiliz, kıyısındayız zafer çağının
Bırakacağız bir bebenin sabahına nasırlı ellerimizin yaktığı türküyü
Barışı bırakacağız, özgürlüğü
Ve bizim olan yaşamı.
1980'e olumsuz koşullarda girdik. Süleyman Demirel gene Başbakan. Emin Bilgiç gene Kültür Bakanlığı Müsteşarı. Gene bale oyunlarını, tiyatro oyunlarını yasaklamakla uğraşıyorlar. Gene baskılar, sürgünler, kıyımlar. Sanki Sisyphe'in karabasanını yaşıyor gibiyiz. Tarihin bu çekilmez tekerrürüne Marx'ın sözleriyle bakmaya çalışıyorum: "Evet, tekerrür... Ama birincisinde trajedi olan, ikincisinde sulu bir güldürü olur..." Keşke sulu bir güldürü olsa. Şimdilerde kanlı bir güldürü izliyoruz.
1980'in büyük perdesi şimdilik bembeyaz. Film mi koptu, gerçekten boş mu, yoksa yılbaşı karı kanlı bir görüntüyü mü kapatıyor? Hep birlikte anlayacağız.
Her yeni on yıl hem toplumsal politik yaşamımızda hem de buna bağlı olarak kültürel yaşamımızda yeni bir dönemi işaret eder. 1950'ler siyasal alana palazlanmakta olan burjuvazinin egemen olma dönemidir. 1960'lar ise yeni Anayasa'nın ışığında demokratik örgütlenmenin, –görece de olsa– yeni hak ve özgürlüklerin yaşama geçirilmeye çalışıldığı yıllar... 1970'ler bu gelişmeden ürken egemen sınıfların baskı deneylerinin, bu baskılara karşı toplumsal muhalefetin gittikçe sertleşerek gelişmesinin, faşizmin önemli bir olgu olarak siyasal yaşamımıza yerleşmesinin işaretleri ile doludur.
Kent, her bir yanı beyaza kesmiş, kendini dağ gibi kabartmış dev bir kuştu. Kanatları altında neyi barındırdığı, neyi sakladığı belli olmayan, sabırlı, kinci, kararlı bir kuş.