Çocukluk bizim çocukken dilediğimizin aksine öyle bir defada sona ermiyor. Orada duruyor, önce olgun, sonra çökmüş vücutlarımız da çömelmiş, sessizce bekliyor, ta ki sonra bir gün, omuzlarımıza atacağıız acı ve umutsuzluk yükünün bizi telafisi mümkün olmayan birer yetişkine dönüştürdüğüne inandığımızda, bir yıldırım hızı ve kuvvetiyle yeniden ortaya çıkana, tazeliğiyle, masumiyetiyle, şaşmaz saflığıyla canımızı acıtana, ama hepsinden önemlisi bunun gerçekten ondan kalan son titrek ışık olduğunun kesinliğiyle bizi yaralayana dek. Çocukken ise bunun tam tersi olurdu: Bağımsız olmanın, ne istersek yapabilme özgürlüğünün, kendi zamanımızı dilediğimiz gibi kullanabilmenin, ne yiyeceğimizi seçebilmenin, canımız nereye isterse oraya gidebilmenin hayali kurardık. Çocukluk bitmek bilmeyen bir bekleme salonu, doğum ile istediğiniz yaşam arasında kalan geçici bir dönem gibi gelirdi. Çocuklar hayallerini nadiren gerçekleştirirler, bunun için ellerinde araçları yoktur, ebeveynlerine tabidirler.