Gene adamın yanına yaklaştım.
"Yaralıysanız, yardıma ihtiyacınız varsa ya Thornfield'den ya da Hay'den yardım getirebilirim efendim."
"Eksik olmayın. Yardımsız da gidebilirim. Karık falan yok, yalnızca ayağım burkulmuş, sanıyorum." Yolcu gene ayaga kalkıp yürümeye çalıştı, ama böyle
yapmasıyla, elinde olmadan, "ah!" diye inlemesi bir oldu.
Ortalık hâlâ biraz aydınlıktı, ay da gitgide parlamakta olduğu için onu açıkça görebiliyordum. Kürk yakalı, çelik kopçalı bir binici pelerinine bürünmüştü. Ayrıntılarını görememekle birlikte. Onun orta boylu, geniş
omuzlu olduğunu seçmiştim. Sert çizgili, çıkık alını, esmer bir yüzü vardı. Çatık kaşları, gözleri o anda öfkeli bir çaresizlik püskürtmekteydi. İlkgençliğini geride bırakmışsa da orta yaşa varmamıştı henüz, otuz beş yaslarında gösteriyordu. Ondan korkmuyordum. Yalnız yabancı olduğu için, çekiniyordum, utanıyordum biraz. Masal kahramanlarına benzeyen yakışıklı bir genç olsaydı böyle karşısına geçerek, bana yüz vermediği halde sorular sormaya, istemediği halde yardım önermeye dünyada cesaret edemezdim. Ömrümde yakışıklı bir genç
erkekle ne görüşmüşlüğüm ne de konuşmuşluğum vardı. Uzaktan uzağa, güzellik, zariflik, naziklik, çekicilik gibi
niteliklere karşı ezbere bir hayranlık duyuyordum, ama bunları bir erkekte toplanmış olarak karşımda görsem,
benim ruhuma hiçbir yönden tanıdık olmadıklarını içgüdümle sezer, onlardan kaçınırdım. Ateşten, yıldırımdan, yani parlak olmakla birlikte cana yakın olmayan
şeylerden kaçar gibi kaçınırdım. Hatta bu yolcu bana güler yüzle, tatlı dille karşılık vermiş olsa, yardım önerimi süslü teşekkürlerle geri çevirmiş olsa, gene yoluma gider, önerilerimi yineleme gereğini duymazdım, ama onun asıtk suratlı, kabalığa kaçan tutumları bana rahatlık veriyordu.