Demek ki, görebildiğimiz kadarıyla, Schopenhauer aklın potansiyel gücünü ve güvenilirliğini sarsarken, bir yandan da felsefe içindeki ilahiyatçı argümanların otoritesini yıkmaya çalışır. Kant’ın duyum dünyasını da içine almaya çalışan transzendental felsefesini fizyolojik temellere dayandırarak dönüştürdüğünü söylemiştik; buradan edindiği dayanak, onun hem ahlak felsefesinin hem de din felsefesinin en önemli taşıyıcı direği olur. Akıl beyin denen maddenin küçük bir bölümünün faaliyetine tekabül eder ona göre; hani her insanda eşit büyüklükte olduğunu bile söyleyemeyeceğimiz beynin. Beynin ürünlerine, idelere ve tasarımlara, bunları bedenin eylem ve davranışlarının motifi konumuna yükseltebilecek bir statü tanınmamalıdır. Çünkü bu durumda neden-sonuç ilişkisi ters döner. Beyin malzemesinin işlevleri dünyayı hareket ettirmezler; bunlar bizatihi beynin ürünüdürler. Ne yazık ki sayısız filozof ve ilahiyatçı, sebep ile sonucu birbirine karıştırıp durmuşlardır. Bunlar beyin faaliyetinin işlevlerini, ürünlerini doğum yerlerinde bırakmak yerine, bunları dünyanın özü konumuna yükseltmişlerdir. Hegel’in dünya aklı, Platon’un dünya ruhu, Kant’ın ding an sich’i birer düşünce ürünü nesne oldukları halde fenomenlerin meçhul nedeni konumuna gerilemişlerdir. Tanrı tasarımının doğuşunu da bu yoldan açıklayabiliriz. Beyin maddesinin sahip olmadığı, hak etmediği onuru, filozoflar ve ilahiyatçılar beynin ürünlerine atfederler. 1823’te not defterine, “felsefe yazıları yazan deliler, hiç sorup sorgulamadan ve kuşkulanmadan, dünyanın son amacı, hedefi olarak gördükleri şeyin bir spekülasyon ürünü olduğunun farkında değillerdir,” diye not düşer. “Tanrı bilgisi, aslında bunların kendi ben’lerinin bilgisinden başka bir şey değildir. Bunu en azından Kant açıkça söylemiştir, ama aradan sanki yüz
Cinsellik tek yanlıdır; karşımızda erkeklik ve kadınlık olarak çıkan cinsellik, erkeğin erkekliğinin kadının kadınlığına uygun düşmesi durumunda, bu iki taraf arasındaki en üst uyuma ulaşır. En erkek adam en dişi kadını arayacak ya da bunun tersi olacaktır. Çünkü türü koruyup sürdürmek isteyen yaşama iradesi, bunu böyle düzenlemiştir.
Karşımızdakine duyduğumuz tutku ya da aşk, az önce de belirttiğimiz gibi, bir vehim, bir yanılsama sonucudur; sadece tür için değerli ve önemli olanı, birey kendisi için değerli ve önemli olarak algılar; demek ki türün amacı gerçekleştirilince, iki cins birleşince, tutku da, bir vehim olan duygusal bağlar da kaybolmaya mahkûmdurlar. Doğa kendi amacını birey üzerinden gerçekleştirmek için başvurduğu en önemli hilesini, kadını güzelleştirme yolunu, amacına ulaştıktan sonra önemsemediği için, üremeden sonra kadının güzelliği de kaybolup gider.
İki ayrı cinsten bireyi birbirine öylesine karşı koyulmaz bir güçle iten şey, türün içinde kendini temsil eden yaşama iradesidir. Aşk, sevda, sevgi, tutku, bunların hepsi, doğanın, türü koruyup sürdürme konusundaki ısrarı doğrultusunda insana içgüdü üzerinden verdiği yanılsamalardır. Doğanın hilesi, insan vehmi, kuruntusudur. Schopenhauer insanların sevgi nesnelerini seçerken göz önünde bulundurdukları özellikleri tek tek sınıflandırarak bu tezini kanıtlamaya yönelir. Sevgi nesnemizi seçerken, aslında bilincinde olmadığımız kaygı, türün en ideal halini koruyup ayakta tutmaktır. Herkes, kendinde eksik olanı sever. Türün ideal tipinden bireysel sapmaları önlemek için, uygun olduğunu (vehmettiğimiz) partneri seçerek düzeltmelere, ıslahlara gideriz. Ama bütün bunları kendi isteğimizle yaptığımızı sanarken, sonuçta yaşama iradesinin hilesine kurban olmuşuzdur.
Girişte sunduğumuz uzun hayat öyküsü, düşünürü çağının sosyo-ekonomik, politik olaylarının göbeğinde, kendi dünyasına kapanmış biri olarak tanımlıyor. Bu geri çekilmişlik hali; yazdıklarının tek kelimesini bile anlamayan annesi ile arasındaki sorunlu ilişkiler, ömür boyu sadece bir kez çalışmak zorunda kalışı, baba mirası ile tipik bir entelektüel hayatı sürebilmesi, sosyal hayata gösterdiği tepkiler vb. birleştikleri ölçüde, yaşanılan hayat ile, dönem ile, ona gösterilen tepki ile düşünceler(i) arasındaki bağı da belirginleştirmektedir.
Schopenhauer’e göre dünya, bedenimizde yer almakla birlikte kökeni transzendental (aşkın) bir alanda yatan “iradenin” eseridir. Gerçeklik, bu iradenin fenomenlerinden biri olan beynimizin “tasarımlarından” ibarettir. Biricik amacı türü koruyup sürdürmek olan “irade”, bireyi aldatarak onu kendi hedefinin hizmetine koşar. Öyleyse yapılması gereken, “iradeye” ‘hayır’ demek, hayatı “olumsuzlamaktır”. Azizce, keşişçe, nihilist bir hayat sürmek, iradenin esaretinden kurtulmak olacaktır. Sadece “merhametin” içinde ortaya çıkan “yaşama iradesinin” reddi, bizi acıların, ıstırapların dünyasından çıkartıp “kurtuluşa” ulaştıracak biricik yoldur.
“Acı çekenler ile acı çektirenler aynıdır.”