Sevinçten içi içine sığmıyordu. Sevincinden gülümsedi binbaşı… ama dünyada hiçbir şey uzun süreli değildir. O bakımdan binbaşının duyduğu bu ikinci sevinç ilki kadar canlı değildi. Bir dakika sonra duyacağı sevinç bundan da cılız olacaktı. Ve nihayet tıpkı suya atılan bir taşla doğan halkaların bir süre sonra yitip gitmesi gibi içinde kıvılcımlanan son sevinç kırıntısı doğal ruh haline karışacak, bu hal içinde sönecek, belirsizleşip gidecekti.
“Müşteri,” demiş dükkancılardan biri, “sokakta her gün on binlercesini gördüğü o bıyıklı, çarpık bacaklı, kara kuru vatandaşlardan birinin sırtındaki paltoyu değil, uzak ve bilinmeyen bir diyardan gelen yeni ve ‘güzel’ bir insanın giydiği ceketi sırtına geçirmek ister ki, bu ceketle birlikte kendi de değiştiğine, başka biri olabildiğine inanabilsin.”
Amcamın hızla kıpırdanan ayağının ucunda bütün gün titreyerek sallanan talihsiz terliğin hiçbir zaman durdurulamayacak bir sinir ve sabırsızlıkla bana çocukluğumdaki gibi “Canım sıkılıyor, bir şey yapmalı, canım sıkılıyor, bir şey yapmalı,” diye acıyla seslendiğini düşüneceğim.