Bütün bunları gördüğünde yol boyunca hayalini kurduğu o yeni hayatı kurma olasılığından bir an kuşkuya kapıldı. Hayatının bütün bu izleri sanki ona sarılmış şöyle diyordu: “Hayır, bizi bırakıp gitmeyeceksin, başka birisi olmayacaksın, nasılsan öyle kalacaksın: kuşkularınla, kendinden sonsuz hoşnutsuzluğunla, sonuçsuz kalan kendini düzeltme denemelerinle, yaşadığın düşüşlerle ve senin için olanaksız, sana nasip olmayacak sonsuz bir mutluluk beklentisiyle.”
Ama bunu eşyaları söylüyordu, içindeki başka bir ses ise geçmişe boyun eğmemesini ve yapabileceği her şeye kendini zorlaması gerektiğini söylüyordu.
His münasebetlerinde, halkla bizim aramızdaki fark budur. Halk sevgisinin veya alakanın objesini ortadan kaldırmakla meseleyi kestirme halledeceğini sanar ve sevdiğini öldürür. Biz meselenin dışarıda değil, içimizde halledileceğini daha çok anlarız. Çünkü dava yalnız sevgili ile kendimiz arasında değil, hatta senin meselende olduğu gibi hiç değil, asıl dava kendimizle kendimiz arasındadır. Sevgiliyi dışarıda öldürmek neye yarar? İçimizde yaşadığı müddetçe, biz sadece bit şeklin katili olmakla kalırız. Onu içimizde öldürebilmeliyiz. Unutmak budur. Tereddüdün lüzumsuz. Rezil etmek veya öldürmek, yani mânen veya maddeten öldürmek, verdiği zafer gururu ne olursa olsun, meselayi halletmez.
“Bir delikanlının peşinden gitmeyi bile beceremem ben. Aşk, sessiz ve gizlice gelsin diye beklerim. Tıpkı bir şiir okur gibi…Sonra hırpalamadan çeksin, gitsin.”