Hayatta başımıza gelen ne kadar tatsızlık varsa –gülünç durumlara düşmemiz, yanlış hareketlerimiz, şu ya da bu erdemden nasiplenmemiş olmamız–, hepsi dış dünyadan gelen, ruhumuzun özüne ulaşması mümkün olmayan basit kazalar olarak görülmeli. İçimizde olsalar bile dışarıya ait, rahatsız edici şeyler, hayatın diş ağrıları ya da nasırları olarak kabul edelim hepsini, bunlar olsa olsa organik varlığımızı ya da bizdeki hayati unsurları zedeleyebilir.
Devrimler mi? Değişimler mi? Gönlümün en derin, en mahrem yerinde tek isteğim, gökyüzünü pis bir grilikle kaplayan durgun bulutların silinip gitmesi; aralarından mavilikler fışkırsın istiyorum, açık, kesin gerçekliktir mavi, çünkü hiçbir şey değildir, hiçbir arzusu yoktur.
Ey donuk mutluluk... Ey yolların kavuştuğu yerdeki sonsuz durak! Düşteyim ve dikkat
kesilmiş zihnimin ardında benimle düşlere dalan biri var... Ve belki de ben, var olmayan o Kimse’nin düşüyüm sadece...
Aşk insanı kışkırtır ve yorar, eylem dağıtır ve başarısızlığa götürür, kimse bilmeyi bilmez ve düşünmek her şeyi donuklaştırır. İşte bu yüzden kendi içimizdeki arzulardan ve umutlardan, faydasız dünyayı açıklama iddiasından veya aptalca onu iyileştirmeyi, yönetmeyi amaçlamaktan vazgeçsek daha iyi olur.