Müthiş bir kitaptı. Homeros' a giriş olarak okunacak en iyi eserlerden biri bence. Kitap sadece Homeros'a giriş yapmakla kalmıyor; ardından Homeros'tan esinlenmiş yazar ve eserlerin irdelemeleri de sunulmuş. Bu kitap gibi, bir konu da sadece bilgi vermeyip önüme yeni kitap ve konular açan kitapları çok seviyorum. Kendimce liste bile oluşturdum. Önce Yunan Mitolojisi, ardından Ilyada ve Odysseia, Vergilius, Dante, Goethe, William Blake... Keyifli bir okuma yolculuğu olacak benim için :)
Size içimi açtığım ve duygularımı önünüzde serdiğim için kendimi daha iyi hissettiğimi sanmayın sakın. Hayatım paramparça ve hiç kimse onları yeniden bir araya getiremez.
Merhaba sevgili okurlar, kitabın ana temasına değinmek amacıyla, incelememe ilk önce mutluluk korkusuna bağlı olarak br Ruh bozukluğu olan çerofobi'ye değinmekle başlamak istiyorum:
Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durumun rahatsızlık derecesinde şüphe uyandırmasidir.
Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.
Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.
Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.
İşte böyle bir duruma, kitabin baş karakterlerinden olan Vasya ile şahit olacağız.
Haydi başlayalım.. [not: eser miktarda kimyasal spoiler içerir ((; ]
Belki biraz tuhaf olacak ancak, bu kitaptaki iki ana karakteri bizim Türk Sinemasının Zeki ve Metin ikilisine benzettim. Bir birinden ayrılmayan iki sadık dost; Arkadi İvanoviç ve Vasya Şumkof. Onları okurken şu görüntüler canlandı gözümde:
youtu.be/opgt5GFGO6I
Bu ikili aynı dairede çalışan iki memur, aynı apartmanin aynı dairesinde oturan ev arkadaşlarıdır.
Yedikleri içtikleri ayrı gitmez derler ya, işte öyle.
Bunlardan Vasya Sumkof, tuhaftır, bir gün heyecanla eve gelir ve arkadaşı Arkadi'nin merakı üzerine nişanlandığını açıklar. Ama bu öyle aniden olan bişey değildir, sonradan öğrenir Arkadi. Zira, bizim yufka yürekli Vasya, nişanlısı olan kızın bir zamanlar sevdiği adam tarafından terkediliş hikayesine şahit olduktan sonra ona içten bir acıma hissi
“Bireysel öğrenmenin de toplumsal eşitliğin de okullaşma ritüelleriyle artırılamayacağını anlamadıkça eğitimde bir reform söz konusu olamaz.” (s:55)
Toplumsal eşitliği sağladığı varsayılan ve hatta dayatılan okul kurumunda, öğrenciler türlü kalıplara konuluyor, etiketleniyor ve etiketlerine göre davranılıyor. Toplumsal eşitsizliğin meydana geldiği ilk ve belki de en önemli kademeye okul diyebiliriz. Okul kurumu vaat ettiklerini yerine getirmediği gibi, insanları daha çok ayrıştırıyor, ayrıştırmakla da kalmayıp bu adaletsizliğe, bir alternatifi olmadığı için, mecbur bırakıyor. Biz insanlar, gözümüzün önünde yıllardır süregelen bu cehaleti okulla yenebileceğimizi düşünüp toplumumuzu okullaştırıyoruz. Kendi kapasitemizi, benliğimizde evrilmiş halde bulunan öğrenme becerilerimizi hiçe sayıp bir otoriteye bel bağlayarak boyun eğiyoruz. Kişisel gelişimimize hiçbir katkısı olmayan, günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunları çözmemize zerre faydası bulunmayacak müfredatı yüceltiyoruz. Ateşe su taşıyan karınca olduğumuzu sanıyoruz ama fark etmiyoruz ki biz ateşin ta kendisiyiz. Cehalet ateşini söndürmek için ateşin temeline inmek, kaynağını bulmak yerine küllerden doğmakta olan kıvılcımlarla uğraşıyoruz.
Okul kurumunun başka bir eksisi ise ne durumda olursa olsun, ekonomik arka planı ne olursa olsun tüm insanları eşit görmesi. Biliyoruz ki eşit olan her şey adil olmak zorunda değildir. Kurumun eşitlikten anladığı eğer buysa ve bu eşitliğin toplumda gerekli olduğuna inanılıyorsa, ki öyle görünüyor, bu bakış açısının acilen değiştirilmesi gerekiyor. Zira bahsedilen düşünce birçok açıdan yanlış. Biz her öğrenciden bir konuyu aynı hızda, aynı yöntemle ve aynı seviyede anlamalarını bekleyemeyiz. Her insanda ortak olan tek bir özellik vardır; farklı olmaları. İnsanın düşünce
(Bakara suresi 30 ):Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
Bu ayetler hep düşündürmüştür beni. Çünkü o meleklerin sorduklarını ben de soruyorum. Bu soruyu bir insan olarak soruyorum üstelik. Bu sorulara daha fazla soru ekleyerek soruyorum.
" Bu dünyada iyilik ve düzen istiyorsa Rabbim neden müdehale etmiyor? Bunca tecavüz, katillik, taciz, acımasızlık,savaş,terör,haksızlık,açlık,safalet...vs varken neden müdehale etmiyor?"
Eminim ki bu soruları benim gibi birçok kişi sormuştur.Hatta ulaştığı sonuç belki de yaratanı inkardır.Hatta ve hatta " Bu dünyada yaşanılmaz o halde en iyisi ölüm." diyerek kendini infaz da olabilir.
Peki Rabb (Tanrı) müdehale etseydi acaba biz insanlar bu durumdan memnun kalabilecek miydik? Bu sefer de seçim hakkı tanımadığı için sorgulamaz mıydık?
Tanrı' ya inanmayan bir kişi bile böyle bir müdehaleden hoşlanmazdı zannımca. İnsanı insan yapan seçimleridir. İyi ya da kötü... Yanlış ya da doğru... Önemli olan kendi karar vermiş olması.
İnsanı hayvan ve melekten ayıran şey yaptığı bir hareketinde kendi güdülerinden çok iradesini kullanmasıdır. İnsanı hayvandan daha aşağı ya da meleklerden daha üstün kılan şey bu iradedir işte.
Dünyaya hiçbir hayvan insanların verdiği zararı vermemiştir. Aslında dünyanın imtihanı insanladır. İnsan öyle bencil,öyle acımasız, öyle vahşidir ki hayvanlar daha üstündür böylelerine göre. Hiçbir hayvan bir hayvan sürüsünü bombalamaz, onlar üzerinde acımasız deneyler yapmaz, burası benim alanım diye hiçbir sürüyü katletmez, herşey benim hizmetimde demez.
Fakat insan,bir