Allah [c] isteseydi, O'na inandıktan sonra, İslâmî toplumu kurma yolunu kolaylaştırır ve dümdüz yapardı. Ama o zaman, bu yolda yürümek, Allah yolcusunun kulluğuna dair hiçbir şey ifade etmezdi. Müslümanın, Allah'a iman ettiğini açıkladığı gün, hayatını ve malını O'na sattığını ifade etmezdi. İsteklerinin tümünün, Resulullah'ın getirdiklerine uyduğunu ve onları izlediğini de gösteremezdi. Elbette o vakit, bu yolda, mü'min ile münafık, doğru ile yalancı karışır; biri, diğerinden ayrışmazdı.
Bu zavallı, günahkâr ve suçlu kişi,Allah Teâlâ günahlarını bağışlasın, saçından yakalanmayacağı günde ne irade sahibi insanların yoluna adım atmış, ne de hakikat sahiplerinin meclisinde şarabı ya da cesareti tatmıştır. Ancak, gençlik ve çocukluk döneminden itibaren, bu yüce topluluğa olan sevgisi kalbinin derinliklerine sağlam bir şekilde kök salmış ve onların söylemlerine olan özlemi varlığının en derinlerine işlemiştir.
İslâm'a çağırma görevi, ne yalnızca nebilerin ve resullerin, ne de onların halifelerinin veya onlardan sonra gelen varisleri olan âlimlerin tekelindedir. Çünkü İslâm çağrısı, bizzat İslâm gerçeğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Her müslümanın, durumu, işi veya branşı ne olursa olsun, hiçbir zaman sorumluluğunu yerine getirmekten kaçış ve sığınağı yoktur. Çünkü İslâm çağrısının esası iyiliğe emretmek, kötülükten sakındırmaktır. Bu da, İslâm'daki cihadın tüm mânâsının toplamıdır. Bildiğin gibi cihad, her müslümanın daima uyması gereken İslam'ın farzlarından biridir.