İlk okumadan kalemine hayran kaldığım bir yazar daha... Sevgi Soysal. İsmi gibi herkese sevgisini vermiş, kendisine hiç sevgi kalmamış gibi yazan Sevgi Soysal. Bu nasıl yazmaktır? Bu nasıl düşündürmektir insanı, Sevgi Hanım? Sizi tanıdığım için çok mutlu oldum kendi çapımda...
Sevgi Yenen, 1936 yılında mimar-bürokrat bir babanın ve Alman bir annenin ailesindeki altı çocuktan üçüncüsü olarak dünyaya geldi. Kısa denecek, kırk yıllık bir yaşama sığdırdı her şeyi. Yaşama sevgisi, yazmak tutkusu onu hiçbir zaman terk etmedi. Bu yüzdendir ki, arkasında bir birinden değerli hikayeler, romanlar bıraktı. İyi ki de bıraktı. Hiç olmazsa bu kadar tanıyabiliyoruz onu.
Ama bu güzel yürekli kadın için yaşamak ve yazmak kolay olmamıştır maalesef. Fikirleri kendi zamanı için alışılmadık olduğundan sert tepkilere maruz kaldı. Gözaltı, sıkıyönetim mahkemesi, sorgu, hapis, hepsini görmek zorunda kaldı Müstehcenlikten bile yargılandı.Tabii ki sessiz kalmadı bunların hiçbiri karşısında. Ama insan hep mücadele ederek de yaşayamaz ki. Yaşasa bile bir zaman sonra yorulur. Sevgi Soysal da böylelikle istemeden de olsa uzaklaştı bazı şeylerden belki de.
1968 yılında yayınlandı "Tante Rosa" . "Bu, Sevgi Soysal’ın ilk kitabı değil, ne de en başarılı, en bilinen romanı. Ama Tante Rosa, Sevgi Soysal ile ilk kez buluşacak okura, onu tanıtmak için en doğru kitap olabilir." Böyle yazıyor kitabın evvelinde kendi kızı Funda Soysal. Bence de yazara başlamak için çok doğru bir seçim oldu.
Kısa on dört hikayede Tante Rosa karakteriyle ben Sevgi Soysalı tanıdım. Kendi hayal dünyasında yaşayarak her şeyin güzel olduğu bir hayata inandırdı kendini Tante Rosa. Ama gerçekten de öyle miydi? Sizlerle Başbaşa dergisindeki hikayelerle büyümüştü prenses. Oradaki insanları tanıdıklarından daha fazla