Hatta haremi Saffet Hanım, saatini onun dönüşüyle ayar edermiş. Saffet Hanım ufak tefek yapılı, küçük ve yumuk gözlü bir kadınmış. Daima üşüyen ayaklarını kısa boyuna rağmen giydiği ökçesiz aba terlikler içinde ısıtarak, bütün İstanbul evlerine benzeyen hasırlı, keçeli, halılı, mangallı, sobalı evinde biteviye ellerini ovuştura ovuştura, sessiz sessiz bir odadan bir diğerine dolaşırmış. En büyük zevki avuçlarını mangalının üstüne uzatarak ısıtmak ve mangal kenarında birbiri üstüne sigara ve kahve içmekmiş. Ben onu hiç görmemişken bile bildiğimi sanırdım. Çünkü bizim eve sık sık gelip giden Şahsene Hanım'a pek benzediğini duymuştum. Saffet Hanım'ı ancak bir gün, Fahim Bey'le birlikte, Sultan Mahmut Türbesi'nin önünde gördüm. O zamanlarda kadınlarla görüşmek pek âdet olmadığından, Fahim Bey bana, bizzat biraz ayrılmış duran Saffet Hanım'ı göstererek, onunla doktora gittiklerini söylemekle ve o da bulunduğu noktadan bize bakmakla iktifa etmişlerdi. Saffet Hanım tıpkı kendisini görmeden tahmin etmiş olduğum gibiydi. Orta boylu olan kocasının yanında daha kısa ve daha tıknaz gözüküyordu. Bütün hüviyetinde, bakışlarında, çoktan beri hiç bozulmadarı devam ettiği belli olan bir sükûn ve sükûtun, üst üste, kat kat yığılmış ve kendisini biraz da ezmiş durgun havası, durgun hali vardı. Devlet hizmetinde ya doğumları iktizasıyla, ya cesaret ve gayretleriyle nice büyük işler görmüş ve nice heyecanlı maceralar geçirmiş eski dirilerin şimdiki mezarlarını kalabalık yoldan ayıran yüksek ve yosunlu bu duvar önünde bu mütevazı hayat arkadaşları, bilmem nedense, silik iki hayalete benziyorlardı.