1967’de de bize Meydan-ı Ekbez’den bindiğimiz trendeki ihtiyar Arablar “ah nerede o Osmanlı!” diye yakınıyorlardı. cevabı düşündürücüdür. acaba o osmanlı’yı kim dışa itti, bizimle beraber mi itildi; bilemiyoruz. beşeriyet böyledir; önce gerekli olanı kovalar, sonra onu arar.
Okudukça, yaşanmışlıklarımı yorumlama açımda değişiyordu elbet. Geçmişten bir anı koşarak geliyordu yanıma. O zaman ne düşünmüştüm, şimdi ne kadar farklı düşünüyorum oysa. Ben, aynı ben! Ya da ben değilim artık o eski ben. Bir olay, bir haber, bir bakış, bir söz değiştiriverir bazen insanın hayatını. Bambaşka bir yola girer. Benimki de bu kitapmış meğer. Bunca yıl içinde, kaç defa baştan sona bitirdim bilmiyorum. Sanki her okuyuşumda, bazı cümleleri yeni görüyormuş gibi oluyordum."Sahiden, ne çok gülmüşümdür, keskin pençeleri olmadığı için kendini iyi zanneden zayıflara!" demişti Zerdüşt.Baktım bizim yaşlılara. Pençeleri varken yaşattıklarından eser kalmıyordu yaşlandıklarında. Nasıl da saklanıyorlar, yaşlarının hürmetlerinin arkasına. Nerde o Ali kıran baş kesen despotlukları, nerde şimdiki iyilik meleği görünümlü minnoşlukları? "Ne kadar da doğru" demiştim kendi kendime. Zayıflamamış olmasalardı iyi olurlar mıydı acaba yine de?
Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır...Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor.
Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar?
Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?'"