Beyaz Diş – Jack London
Modern Klasik
Vahşi doğanın ortasında, hayatta kalmanın tek kuralının güç olduğu bir dünyada başlıyor Beyaz Diş’in hikâyesi.
Açlık, korku, dövüş, ihanet… Her sayfada sertlik var. Ama bu kitap sadece bir kurt hikâyesi değil; güvenmeyi öğrenmenin hikâyesi.
Beyaz Diş bize dayanıklılığı öğretiyor. Sabretmeyi, ayakta kalmayı, vazgeçmemeyi…
Ama asıl unutulmaması gereken şu: Güç tek başına yeterli değil. Şefkat olmadan güç sertleşiyor.
Jack London, bir kurdun iç dünyasını öyle gerçek, öyle yalın anlatıyor ki; okurken onun korkusunu, öfkesini ve o temkinli sevgisini hissediyorsunuz.
En çok da şu çarpıyor:
En vahşi kalp bile doğru yerde şefkatle karşılaşınca değişebilir.
Sonu biraz masalsı… ama bunca acıdan sonra o umut, hak edilmiş bir umut.
Dayanıklılık önemli.
Sabır önemli.
Azim önemli.
Ama şefkat asla ihmal edilmemeli.
@book.painting.antique
Beyaz DişJack London
Beyaz DişJack London · Nilüfer Yayınları · 201995,5bin okunma
6 Şubat’tan sonra depremle ilgili çok şey okudum, çok şey dinledim. Yine de bu kitapta bazı sayfalarda durup devam etmek kolay olmadı. Çünkü burada yalnızca deprem yok. Savaş var, göç var, kayıplar var. Bir türlü yerleşik hayata geçemeyen, sürekli yeniden başlamak zorunda kalan bir insanın yıllara yayılan hikayesi var.
Ali’nin çocukluğundan itibaren yaşadıklarını okurken insan bazen yoruluyor. Daha bir sorun geride kalmış gibi görünürken yenisi çıkıyor karşısına. Açlık, korku, sınırlar, kaçışlar derken yıllar geçiyor. Buna rağmen kendine bir hayat kurmaya çalışmaktan vazgeçmemesi hoşuma gitti. Çalışıp para kazanmak, sevdiği insanla aynı evde yaşamak, çocuğunu büyütmek… İstediği şeyler aslında çoğumuzun sıradan gördüğü şeyler.
Nahrin ve Sara’nın olduğu bölümlerde hikayenin havası değişiyor. İlk kez telaşın yerini biraz olsun huzur alıyor. Bu yüzden deprem bölümlerine gelince içim sıkıştı. Çünkü bu kez yalnızca Ali için endişelenmedim. O günleri hatırlayan herkes gibi ben de yeniden aynı çaresizlik hissinin içine döndüm. Bir haber beklemek, bir ses duymayı umut etmek, saatlerin geçmesini izlemek…
Bu kitap bende en çok insanların birbirine tutunma halini bıraktı. Yol boyunca karşısına çıkan insanlar, gördüğü iyilikler, uzatılan eller… Bazen insanı ayakta tutan şeyin büyük mucizeler değil, tam zamanında gelen küçük bir yardım olduğunu bir kez daha hatırlattı bana.
Bazı kitaplar okunduktan sonra rafa kaldırılır, bazıları ise insanın zihninde yaşamaya devam eder. Atları da Vururlar benim için ikinci gruba giren eserlerden biri oldu. Horace McCoy, Büyük Buhran döneminin karanlığını anlatırken sadece ekonomik bir çöküşü değil, insanların umutlarının, hayallerinin ve yaşam enerjilerinin nasıl yavaş yavaş yok olduğunu da gözler önüne seriyor.
Romanın merkezinde, günlerce hatta haftalarca süren dans maratonları yer alıyor. İlk bakışta eğlenceli bir yarışma gibi görünen bu organizasyonlar, aslında insanların birkaç kuruş ve biraz umut uğruna kendilerini tükettiği bir arenaya dönüşüyor. Yarışmacılar sadece ödül kazanmak için değil, hayatta kalabilmek için mücadele ediyor. Bu yönüyle kitap, insanın çaresizlik karşısında neleri göze alabileceğini çok sert ve gerçekçi bir şekilde anlatıyor.
McCoy’un anlatımı oldukça sade. Süslü cümleler ya da gereksiz detaylar yok. Ancak bu sadelik, kitabın etkisini azaltmak yerine daha da artırıyor. Çünkü anlatılanlar zaten yeterince ağır. Karakterlerin yaşadığı tükenmişlik, yalnızlık ve umutsuzluk okuyucuya doğrudan geçiyor. Özellikle Gloria karakteri, hayata karşı duyduğu kırgınlık ve umutsuzlukla romanın en unutulmaz figürlerinden biri hâline geliyor.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, insanların hayallerinin nasıl sömürüldüğü oldu. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde koşuyor ama sistem onları yavaş yavaş öğütüyor. Bu yüzden roman yalnızca kendi dönemini anlatan bir eser değil; günümüzde de farklı şekillerde karşımıza çıkan bir gerçeğin hikâyesi gibi hissettiriyor.
Atları da Vururlar, insan doğasının karanlık taraflarını gösteren, rahatsız eden ama düşündüren bir roman. Okurken keyif vermekten çok insanı sorgulamaya itiyor. Bazen bir insanın en büyük acısının açlık ya da yoksulluk değil,
Çanakkale sahada kazanıp masada kaybettiğimiz savaş. Okullarda sadece üstünkörü savaşıldı kazanıldı denilip
geçilen ama detayına inildiğin de içinin titredi o savaştır ki 250 bin dedemiz şehit olmuştur. yerin bir metre altını kazdığında kemik çıkan o topraktır ki bastığın yeri toprak deyip geçme tanı demiştir mehmet akif ! ne arkalarında bıraktıklarının gözyaşları ne açlık ne sefalet yıldırdı savaşmaktan mehmetçiği nede imkansızlıklar vazgeçirdi amacından. O mehmetçik ki ya şimdi ölürüz torunlarımıza özgür bir vatan toprağı bırakırız ya da ayak basacakları bir toprak olmaz dediler. İkinci ihtimali hiç düşünmediler. Ne olaylar ne zekalar neler yaşanmış neler.
Ben şimdiye kadar nasıl çanakkaleye gitmemiş nasıl bu yaşanılanları detayıyşa bilmemişim ah dedim ah.
Herkesin çanakkaleye gitmesi ve hemen akabinde bu kitabı okumasını şiddetle tavsiye ederim
lütfen ama lütfen gidin ve okuyun…
İnsan insana ne kadar katlanabilir?
Birbiriyle alakası olmayan bir sürü insanın mecbur kaldıkları yerdir 72.Koğuş. Açlık, korku, aşağılanma… bunlar birikince insanın sabrı inceliyor. Birine katlanmak bazen merhamet değil, zorunluluk oluyor.
Ve o zorunluluk biraz daha zorlaşınca, o “katlanma” yerini şeye bırakıyor:
küçük küçük kırılmalara… sonra da sertleşmeye.
Bu söylediklerime uymayan bi karakter var ki...
Kaptan Ahmet aynı şartlara sıkışmış insanlara rağmen vicdanı ve merhametiyle ön plana çıkıyor. 72. Koğuş Ahmet kaptan sayesinde şaha kalkıyor.
Herkesin 'önce ben' dediği, hayatta kalmak için yanındakini ezmeye hazır olduğu o sefil yerde, Kaptan Ahmet tek başına bir ezber bozuyor. Sabrın bittiği insanların o bahsettiğim 'sertleşme' evresine geçtiği yerde o inadına merhameti seçiyor. Koğuştaki o çaresiz adamlara sadece ekmek vermiyor onlara unuttukları insanlıklarını hatırlatıyor. Fakat dünya ne yazık ki temiz kalplere göre bir yer değil. Paranın büyüsü koğuşa girince, Kaptan'ın o pamuk gibi sardığı adamlar birer birer canavara dönüşüyor. Finalde Kaptan’ı o koğuşun zemininde cansız yatarken gördüğümüzde canımız acıyor çünkü biliyoruz onu öldüren şey o sefalet değil o kadar kötülüğün içinde bile inatla korumaya çalıştığı o kocaman vicdanıydı.
Son derece çarpıcı, şiirsel ve realist. Yüreğinizin en hassas duvarlarını gündelik yaşamın sıradan ve acımasız gerçekleriyle paramparça ediyor. Kesinlikle tavsiye ederim.