• Eş zamanlı bir operasyondu
    İlk önce mi girdi alttan alttan
    Kalın la da çok kalamadı devam etti hemen
    Armoni denen gavur icadı şey başlıyordu sanki
    Gitar
    Berduşların ekmeği, aşıkların çiçeği,
    İdam mahkumlarının son dileği
    Yavaş yavaş havaya giriyordu hava kararmadan
    Bateri değil sanki sinirli bir yeniçeri
    Sol kulakta farklı, sağ kulakta farklı
    Stereo bu olsa gerek dedi maestro
    Senin ne işin var burada diye kovduk adamı
    Bu sanat sadece toplum için olacak, hadi allegro
    Koro elemanları sırayla coşmaya başladılar
    Bolero, vibrato, adagio, presto hatta prestissimo diye
    Anlamadık
    Ama toplum anladı, onlar içindi sonuçta
    Kenarda kocaman bir mahlukat gözlere aşina
    Fazla ses çıkarmaz herhalde basmazsak kuyruğuna
    Diye düşünmemek gerekmiş geç de olsa anladık
    Siyahlar, beyazlarla saçma bir mükemmellikte dövüşürken
    Yukarıdan bir ses geldi, salak dama çıkmış
    İndirdik hemen aşağı piyanoya destek gerek
    Nefesliler henüz yurt dışına kaçmışken
    Keman da olmazsa toplum buna ne diyecek
    Başladılar halk önünde sevişmeye, nerede istanbul
    Sanırsın ortada dolanan por una cabeza
    Gitar, davul ve bilimum koro personeli uzaklaşırken usul usul
    Maestro muteber bir tango yapıyordu Dulcinea'yla
    Bravo diye bağırdık, önce toplum sonra ben
    Rosinante değil miydi o diyen bir iki ergen
    Onları da iki dakikada kapı dışına bıraktık
    Korodakiler organize olmuşlar, pesten saldırdılar
    Carmina daha burana gelmemişti o zamanlar
    En son hatırladığım iki tellileriyle karşılık veren Japonlar
    Sonra hepsine tek tek taksi çağırdık
    Ben binmedim ama
  • https://youtu.be/K0W2kcH74Ws
    David Garrett-Albinoni Adagio
  • #kristinhannah
    "Eğitimsiz kulaklar sadece Gregori'nin kemanından Albinoni'nin Adagio'su gibi bir şeyi sol minörde çalışında güzellik bulurdu. Ancak birkaç kişi yaylardan sızan kederi de duyardı. İki tezat duygu, bir halatın lifleri gibi örülmüştü, insan ruhunun gerçek özüydü."
  • mektup 1:
    alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim; ilk hamleyi suçlular yapar. yani ben. paso ilklere imza atıyorum.
    insan otuz yıl yaşayınca, dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.
    bir yandan da peccatophobia'ya [günah işleme korkusu] kapılıyorum galiba.
    anlamı, ağırlığı olan her şey otomatikman senin safına geçiyor şebnem.
    saçma ve boşuna olan ne varsa benim yöreme birikiyor.
    uygarlık bize milyon çeşit yasakla sağlanmış bir düzen hediye etti. sanırım, en temel dertlerimizin, varlığımızın özünü teşkil eden trajedinin yatıştırması konusunda kimseye güvenmemeyi öğrendik.
    eğer bir hedefin yoksa, kulağın rahat olur. kaybedecek bir şeyin yoksa, kaybolmak seni bozmaz. yenileceğinden eminsen, rakibini ciddiye alman gerekmez.

    şu anda tomaso albinoni'nin [1671-1750] adagio'sunu dinliyorum. notalar daima harflerden daha anlamlı, daha etkileyicidir. melodiler, kelimelere beş çeker. sekoya ağacının kabuğu ateş geçirmezmiş: sekoya ormanında yangınlar, ağaçların içinde olup bitermiş.
    şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
    şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
    şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
    şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
    şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
    şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.
    18. ve 19. yüzyıllarda, ingiltere'deki şapka fabrikalarında çalışan insanların yüzde 10'u delirerek ölmüş: keçe işlemekte kullanılan cıvanın yan etkileri... şebnem, üzerinde şapkalar yüzen bir cıva nehrine ayaklarımı sarkıtmış vaziyetteyim!
    şebnem niye böyle?
    aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.
    şebnem bulutlara kement atayım, ne kadar istersen onca yağmur ayarlayayım.
    şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna, doğrudan bana miyavlıyor-lar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.
    şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak..
    öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
    şebnem uçaklar geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum. hayat çok tuhaf şebnem: paraşüt, uçaktan yüz yıl önce, 1783’te icat edilmiş.
    şebnem içimde, kum saatindeki toz şeker gibi senin sevgin birikiyor.
    milletçe öteden, varlığın başımı döndürüyor.
    tessenjitsu adlı japon dövüş tekniği, sadece yelpaze kullanarak adam öldürmeye dayalıymış. zerafetin aksesuarı, cinayetin aracı olabiliyor.
    şebnem her zorluğun içindeki kolaylığı, kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.
    dilim uyuştu şebnem, parmaklarım yazmaktan oksitlendi. laf uzadıkça anlam geriler. sözlerde o acı yalan tadı belirir.
    şebnem imparatorluk gibisin, dünyayı özelleştiriyorsun.
    kalbim jelatini yoyo gibi zıplamaya başlıyor sesini işitince.
    cehennemde teçhizatsız kalakalmış itfaiyeci gibiyim. tamam abartmayayım, tozutmayayım, uslu çocuk olayım. irmik helvasının üzerinde uçan kelebek gibi toz olayım.
    beni kınama yeter ki, huylarımı değiştiririm.
    bir robot kadar iffetli, güvercin kadar ılımlı olurum.
    şebnem ballanmış ilkbahar gibisin.
    leylaklarla dolu bir akvaryum, akasyalardan süzülen ikindi ışığından yapılmış gibisin.
    iğde yumuşaklığı, iğde esansı, iğde reformistliği var sende.
    üzerinde nar, kiraz, mandalina ve zeytinler yetişen bir ağacın mucizesini üstlenmişsin. benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba?
    beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum.
    gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki?
    bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor.
    yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.
    çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim.
    tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.
    pekala.. ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.
    sonuçları nedenlerin önüne almayayım. methiyeden şantaja geçmeyeyim. vahşetim teröre dönüşmesin. papatyaları harf olarak kullanayım. çağın gerisinde kalmayayım.
    ilk romanı 1007 yılında murasaki shikibu adlı japon soylusu bir kadın yazmış; kitabın adı genji'nin hikayesi. romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşırlar.
    insanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur. sözlerim sana karmaşık mı geliyor? birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek şebnem.
    keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak. kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa. benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz. o kadar zekisin ki şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak. belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum? sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine. şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum..
    dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.
    müntekim
  • Aşkta kadın ve erkek aynı güfteyi terennüm ederler (söylerler), fakat bütün bütün ayrı iki beste ile., biri adagio öteki allegretto!