"... 'Zencileri satın almak yetiştirmekten çok daha kolay'... John Hawkins 1562'de Portekiz Guyanası'ndan üç yüz zenci kaçırdığında Kraliçe Elizabeth kendini tutamayıp, 'bu macera Tanrı' nın intikamıyla sonuçlanacak" diye haykırmıştı. Hawkins kendisine köleler karşılığında Antiller'den bir gemi dolusu şeker, deri, inci ve zencefil getirdiğini açıklayınca da, Kraliçe derhal korsanı bağışlayıp kendisiyle ticari bir ortaklık kurmuştu...Kölelerin çoğu ormandan toplanıyordu, denizi hiç görmemişlerdi. Okyanusun sesini duyduklarında, suların altında bir canavarın onları beklediğini sanıyorlardı. Bir esir tüccarının anlattığına göre kölelerin bir kısmı, Avrupalıların zenci etinden çok hoşlandığını düşünerek, koyunlar gibi mezbahaya taşındıkları kanısındaydılar. Pek de haksız oldukları söylenemez doğrusu. Afrikalıların çaresizlik içinde intihar etmesine yedi kuyruklu kırbaçlar engel olamıyordu. Bu insan sürüsünden açlığa, hastalıklara ve yolculuğun şartlarına dayanabilenler, sömürgeye vardıklarında gaydalar eşliğinde sokaklarda dolaştırıldıktan sonra, birer deri, kemik ve paçavra yığını halinde meydanlarda teşhir edilirdi. Antillere geldiklerinde çok bitkin olanlar, alıcılara gösterilmeden önce köle depolarında kendilerini toparlasınlar diye bekletilir, hastalarsa rıhtımda ölüme terk edilirdi. Köleler ya nakit ya da üç yıl süreli vadelerle düzenlenen senetler karşılığında satılırdı... Kuyumcular 'zenciler ve köpekler için gümüşten tasmalar' yapıyor, şık hanımlar yanlarında işlemeli eteklik giydirilmiş bir maymunla ipek türban ve pantolonlu genç bir köle dolaştıryordu."
Sayfa 111 - Sel Yayınları