• "... "edebiyat yapmak" bir yapaylığı tarif için kullanılıyor. Bense Feride ile ilişkimizde (bakın "ilişki" kelimesi de nasıl deforme olmuş, Ahu Tuğba'nın mı bu isimde bir filmi vardı) bir yapaylık olsun istemiyordum."
    Mustafa Kutlu
    Sayfa 94 - Dergâh Yayınları
  • 372 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabı okuduktan sonra içimde yazarla tanışma isteği uyandı. Kadın erkek ilişkilerine farklı bir boyut ve anlam kazandırmış. Konular bildiğimiz konular ama yaklaşım tarzı farklı. Bana yeşilçam filmlerinin 2020 versiyonu gibi geldi. Yeşilçam olsa ve devam etse kesin bu filmde İbrahim Tatlıses ve Ahu Tuğba baş rolleri oynardı.
  • 344 syf.
    ·4 günde·10/10
    Bu kitap 80 lerde çocuk olan 90 kişi tarafından yazılmış. Benim yaşım itibariyle 80leri pek yakalayamamış olsam da babam annem ve illaki bir büyüğümden bizim zamanımızdayla başlayan cümleler duydum.
    Öncelikle 80ler deyince herkes Michael Jackson ve Madonna dan bahseder, pazarları izlenen kovboy filmlerinden, Dallas ,Mc Gyver, Heidi, Vikingler,He Man, Voltron ve Şeker Kız Candy den.
    Seksenler de çocuk olmak demek sokakta oynamak demek, saklambaç, birdir bir renkli misketler( bilye de denir bazı yerlerde), üçgen prizma renkli kolonyalar,kokulu silgiler biraz da meybuz demek
    Kağıt peçete, pul vb.koleksiyonlar, hatıra defterleri demek
    Kapı önünde oturan teyzeler vardı komşular birleşip erişte,salça,turşu yaparlar tadına doyum olmazdı ki Karaman'da babaannem ve komşuları hala bu geleneği sürdürüyor.
    Erkekler de önü kısa arkası uzun saç modelleri modaydı, kızlar da Serpil Çakmaklı, Ahu Tuğba saç modelleri, yüksek bel pantolonlar kalın kemerler ve erkeklerde İspanyol paça pantolonlar modaydı
    Bir de orta sehpalar da Malbora ikram edilirdi misafirlere şimdi duyunca bile komik geliyor sigara ikramı
    Ama hep güzel hatırlatmadı bu kitap 80leri ihtilal,darbe, sokağa çıkma yasağı da oldu
    Çernobil, kitapların saklanması,gömülmesi bazen yakılması da anlatılmış ama insan hep iyiyi hatırlamak ister ya genel de yüzümüzü güldüren anılara değinilmiş kitapta
  • Bu bahsi uzatıyorum galiba.
    Altı üstü bir tanışma faslı.
    Ama her ilişkinin mayası bu ilk anlarda, ilk saniyelerde gizli değil midir?
    Gizli olsa da ilgi çekici bir yönü yok. Bir kitabevinde ilk karşılaşma, hediye edilen rabıtalı bir kitap, basmakalıp konuşmalar.
    Her şey alelâde.
    Doğrusu anlatacak bir şey yok.
    Bu sıradan sahneleri biraz parlatabilsem. Mesela tezgaha bırakılmış kasımpatı demetini kapıp iki kadın önünde dans ederek bir reverans ile Feride'ye yeniden takdim etsem. O sırada guguklu saatin kumrusu bu eşsiz ânı ebedileştirmek üzere yuvasından fırlayıp ötüverse. Kapının önünde beyaz atlı bir araba dursa. Ben kızı öpüp, Sevim'in faltaşı gibi açılmış gözleri karşısında bir prens olsam.
    Edebiyat bu mu?
    Evet, "edebiyat yapmak" bir yapaylığı tarif için kullanılıyor. Bense Feride ile ilişkimizde (bakın "ilişki" kelimesi de nasıl deforme olmuş, Ahu Tuğba'nın mı bu isimde bir filmi vardı) bir yapaylık olsun istemiyordum.
    Lakin olaylar beni aştı.
  • 318 syf.
    ·Beğendi·9/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    "KALE KÜÇÜK - AYI BÜYÜK .. BİR CİNLİK YAPMALIYIM " derken bakın neler oldu, nerelere geldiler ?!?!

    Evet bir kiritikle daha beraberiz PAPİÇULOLAR!!! Uzun müddet evvel okuduğum ama kritiğini yapmak için Jack London ' ın hayatını okumayı beklediğimden dolayı ertelediğim kitaplardan bir tanesi daha .. Konu az uzunca , toparlamaya calışıcam kısaca..hemen başlayalım o yüzden ..

    Biliyorsunuz sanayi devrimini ilk önce tamamlayan ülke İngilizlerdi.. 1730 larda tekstil sektöründe çalışanlar ( başlıca onlar ama geri kalan neredeyse tüm nüfus ) krik-kraklarla efenime söyliyeyim eti balık krakerlerle beslenmeye çalışan anorexia nervosaya tutulmuş su aygırları kıvamında yaşıyorlardı çünkü üretim aletleri yetersiz , basit ve az sayıdaydı..Küçük topluluklar halinde çalışıp üretimi yükseltmeye çalışıyorlardı..Üretim az , beslenecek boğaz çok olduğundan kelli herkes sefalet içerisinde yaşıyordu zira beslenecek nüfusun büyüklüğünün aksine pasta küçük olduğu için dilimde küçüktü ( ETİCİN REKLAMINDA KALEDE DURAN AYI MİSALİ İŞTE... KALE KÜÇÜK AYI BÜYÜKTÜ BİR CİNLİK DÜŞÜNMELİYDİLER!!) ..Bu onları bir dizi icat yapmaya itti.. Basit düzenekler ilkel makineleri , ilkel makinelerle artan üretimse işgücündeki eksikliği ve enerji ihtiyacını açığa çıkardı.. Sonrasında buharlı makineler ve pistonlar , fosil yakıtlarla fabrikalar , elektrik falan fistan gülistan derken ta bugünlere gelindi. İnsanoğlu üretimi arttırıp kısmen karnını doyurmuştu doyurmasına ama bu kez de üretilen ürünün satımı ile balla tatlanan ağızlar paranın bağımlısı olmuşlardı..Pazar ve hammadde arayışı derken insanoğlu gözünü bir türlü doyuramadığı bir başka canavar yaratmış oldu..Kapitalizm! Bu doymak bilmez canavarı halkların yararına kullanıyoruz diyerek sözde dizginleyen işverenler pipetlere varıncaya kadar işçi ve emek sınıfının kanını hüplettiler.. Sonra onlar da günümüzde halen daha devam eden düzenlerin temellerini atıp birleştiler..vampirik holdingler- karteller ve anemi aromalı tröstler meydana getirip tüm dünyaya yayıldılar..Biz bu canavarın ilk evrimini gerçekleştirmeden önceki günleri ile, 800'lerin sonu 900'lerin başı ile ilgilenicez ve Amerika' ya gidicez..
    800lerin 3. çeyreğinde doğmuş ve 900 lerin başında kenevir atölyelerinde çalışmakta olan iri yapılı gürbüz bir genç vardı..İlk başlarda o da sirkülasyonu karşılıksız emek ve kanla sağlanan çarklar arasında kalıp öğütüldü..Kenevir tezgahlarına kolunu bacağını kaptıranları gördü ..Yeri geldi emeğinin karşılığını alamadı ,yeri geldi aç kaldı..O günlerini hiç unutmadı ve ünlü bir yazar olarak anılmaya başladığı günlerde, konuşma yapması için davetli olarak gittiği bir seminerde bu canavarın kalbinin attığı eyaletlerden birinde tüm işveren sınıfına ve din adamlarına ateş püskürdü..Yaptığı cidden büyük cesaret isteyen fakat kodamanlar tarafından kabul edilemez bir işti.. Çünkü YENİ EMPERYALİZM henüz doymaktan çooook uzaktı .. Bir önceki yüzyılda imparatorluk kuranların tümü Avrupa ülkeleriydi .. artık daha zenginlerdi ve fetihler için istekte dahil HERŞEYE sahiptiler..PARA , BUHARLI GEMİLER , TÜFEKLER VE AÇGÖZLÜLÜK ..Ve tahmin edileceği üzere bu kurucu babalar çayda çıra eşliğinde buharlı gemilerle çıkılan seferler sonucu yoksul ve geri kalmış ülkeleri kelimenin tam anlamıyla bir bir YUTTULAR!! Pamuk , kauçuk , pirinç gibi temel besin ve ihtiyac maddelerine gereksinimleri vardı ve ürettikleri mallar için pazar istiyorlardı..Ama aynı zamanda gittikleri yerde başkaları üzerinde egemen olmayı da amaçlıyorlardı.. Bu yüzden gittikleri yerlere yanlarında MİSYONERLERİ de götürdüler..Diğer ülkeler de bunu copy -paste ederek uygulamaya geçirdi..bunlardan biri Japonya diğeri ise Amerika idi..Ve tahmin ettiğiniz üzere toplantı da bu yamyamlara ayar veren gencin ismi JACK LONDON ' dı.. Muazzam bir karalama kampanyası başlatıldı kendisi için.. İşte bu kampanyanın başlatıldığı günleri kelimenin tam anlamıyla zindan ettiler kendisine.. Yine de yılmadı. O açgözlüleri ve onlarla kader birliği yapan kiliseyi de DEMİR ÖKÇE adını verdiği hamura katıp yoğurup bu muazzam sistem eleştirisini romanlaştırdı..bizlere ulaştırdı (bkz : sonrasında UÇURUM İNSANLAR - #18738047 ile de ikinci bir tokat vurdu).. Hep söylüyorum yine söyleyeceğim : Jack London hayatı boyunca ne yaşadıysa onu yazdı.. Böyle bir eserin o dönem için yazılmış olması korkunç bir cüret ve meydan okuyuş.. King Kong ' un yüreğine mantar kırıp sote de yapsan herkesin harcı değil ..Velhasılkelam , kitabı alıp okuyacaklar sizler de kitabı elinize aldığınızda işveren ve emek sınıfının mücadelesine ve bir devrime şahitlik yapacaksınız ..Bu gözü dönmüş puro tellendiren kodamanların para ve güç için sınırları ne kadar esnetip yeri geldiğinde nasıl ortadan kaldırdıklarını tecrübe edeceksiniz.. ve en ama en önemlisi distopik denen bu romanın günümüzdeki sistemle nasıl birebir örtüştüğünü göreceksiniz .. son sözüm : SEN ÇOK YAŞA AMERİKALI VİKİNG .. SEN ÇOK YAŞA !!


    Buraya kadar yılmadan okuyan herkes için gelsin.. Ahu Tuğba söylüyor : Buyur Gel "MIRNIK" (?!?!?!?!!!!) albümüne isim veren parça !!!!

    https://www.youtube.com/watch?v=l_OJuG0nbpk

    Not : bir başka incelememde çocukluğumda bu albümle yollarımızın nasıl kesiştiğini de anlatacağım .. Esen ve İŞSİZ kalınız !!!
  • 68 syf.
    ·3/10
    Ahmak bir kadın ile alzheimer bir adamın aşk hikayesini anlatan kitabın adı "Bilinmeyen Bir Kadının Mektupları" olsa da aslında kadın hepimizin yakından tanıdığı Kezban. Kendini hatırlatmak için adamla sürekli yatan kadın tedavisine cevap alamıyor ve adam bir türlü kadını hatırlayamıyor. Bunun üzerine kadın adama bir mektup yazmaya karar veriyor. Kadının iddiasına göre arada bir de çocuk var ama bence tam olarak kimden olduğu belli değil.

    "Ulan bir kitap daha bitirdim beee" diyenler için kesinlikle okunulması gereken kitap sadece 68 sayfa olmasıyla büyük beğeni topluyor.

    Bu kitabı okumak yerine Ahu Tuğba ve Tarık Tarcan filmlerini izlemenizi tavsiye derim.