Selamlarrrr
Bugün sizlere çok merak ettiğim bir serinin ilk kitabıyla geldim. Özellikle bana yakın arkadaşım övdüğü için daha çok merak ediyordum seriyi. Haksız da sayılmazmış her bir sahnesine bayıla bayıla, düşe düşe okudum. Hele bir erkek karakterimiz var üffff Neyse tamam o beye ilerleyen satırlarda düşeceğiz zaten şimdiden cok yükselmeyip kitabın konusuna girelim birazcık.
Lariasa annesi ve kardeşiyle 16. yy da yaşayan genç bir kadındır. Annesi bir şifacı olarak yıllarca insanların dertlerine hiçbir karşılık istemeden çare olmuştur. Ama babasının ölümünden sonra iki çocuğuna bakabilmek için köylülerden ufak tefek istekleri olmuştur. Daha önce karşılıksız yapılan işler, şimdi karşılığa dönünce köy halkı tarafından mimlenirler. Ve annesi cadı olarak adlandırılır tüm aile bir zindana kapatılarak türlü işkencelere maruz bırakırlar. En son, radde ise cadı avında hepsinin yakılması olacaktır. Tam yakılma anında Larina'nın çığlığıyla bambaşka bir evrene ve yüzyıla ışınlanıyoruz. Gözlerimizi açtığımızda ise hiç bilmediğimiz bir adamın kollarındayız. (Hiç bırakmasanız olur mu pek sevdik yerimizi de)
As Valor Jarlan.. düşmüş krallığın kendini canavar olarak gören Prens'i.. (Bahtımıza düşeni gördünüz mü prens kendisi)
Larina bu dünyada hem ailesini arayıp hem de kendisinin neden buraya getirildiğini çözmeye çalışır. Hiç bilmediği geçmiş ise kendisini derinden sarsacaktır. Özellikle oluşturulan evren, güçler, anlatılan yaratıklar ve lanetler o kadar farklı ve enteresandı ki ben çok sevdim. As' ın gücünü Larina için kontrol etme çabasına mest oldum. Bakın bu kitapta öyle bir erkek karakter okuyoruz ki hem "bunu sana kim yaptı erkeği" hem "kıskanç" hemde kadın karaktere bebek gibi davranıyor. (Daha Allah'tan belamızı mı isteyelim ) bakın çok net söylüyorum benim kitapta As
Tılsım ve Sis 1Seda Lena · Guardian Yayınları · 2025104 okunma
Maggie O’Farrell’in Esme Lennox Nasıl Yok Oldu kitabını bitirdim ve hâlâ etkisinden çıkabilmiş değilim.
“Yalnızca bir elbise denedi diye, ömrü elinden alınan on altı yaşındaki bir kızdan bahsediyoruz…”
Esme sadece yerinde duramayan, okumak isteyen, özgürlüğüne düşkün bir çocuktu. Ama 1930’ların dünyasında bunlar affedilecek özellikler değildi. Onun suçu, kendisi olmaktı.
Kitabın anlatım tarzı başlarda beni biraz zorladı. Bölümler yok ve tam bir karakterin zihnindeyken bir anda başka bir karakterin bakış açısına geçebiliyorsunuz. İlk başta takip etmesi güç gelse de zamanla bu akışın içine kapılıyorsunuz.
En çok da şu his içimi acıttı: İnsan bazen anlaşılmayınca bağırmayı bırakıyor. Sessizleşiyor. Ve o sessizlik, yavaş yavaş yok olmayı dilemeye dönüşüyor.
Esme’ye kendimi beklediğimden çok daha yakın hissettim. Kitabın son sayfasını kapattığımda gözlerimin dolduğunu fark ettim. Çarpıcı, sarsıcı ve uzun süre zihnimden çıkmayacak bir roman. Finali ise beni gerçekten şaşırttı.
Benim için unutulmaz bir okuma deneyimiydi.
Not: Bu kitap bir şarkı olsaydı Mor Ve Ötesi - bir derdim var şarkısı olurdu. O konuştukça susturuldu, direndikçe cezalandırıldı. Maggie O'Farrell
Hamnet'i bitirdim. Kitabın konusu ve vermek istediği duygu güzeldi. Özellikle son sayfalar beni çok etkiledi ve duygulandırdı. Baba ile oğul arasındaki bağın yansıtılışı çok hüzünlüydü.
Kitap boyunca en sevdiğim karakterlerden biri Agnes oldu. Çevresindeki insanlar onu tuhaf bulsa da ben onu iyi kalpli, güçlü ve çocuklarını çok seven bir anne olarak gördüm.Kitap boyunca en çok onun acısını hissettim.
Ancak yoğun betimlemeler nedeniyle okumakta zorlandım. Bazı bölümlerde hikâyeden uzaklaşıp uzun tasvirlerin içinde kaybolduğumu hissettim. Bu yüzden kitapla tam olarak bağ kuramadım.
Son iki sayfa beni ağlattı ama o iki sayfaya ulaşmak benim için oldukça zordu.
Puanım: 5,5/10
"Ağrıdağının yamacındaki Küp gölünün kıyısında çobanların birikip kaval çaldıklarıdır."
Yaşar Kemal bu kitabında bize bir aşk efsanesini kalbimizin derinliklerine kadar işleyecek acı bir gerçekçilikle aktarıyor.
Ahmet'in kapısına bir at gelir. Atı 3 kere uzağa bırakıp gelir ama at her seferinde döner. Artık her kimin olursa olsun atı geri veremez. At onun kısmetidir...
Bu at Ahmet ile Gülbahar'ın tanışmasına vesile olur ama aşk beraberinde birçok acıyı da getirir.
Kitabın içindeki her karakterin duyguları içime işledi. Yaşlı Sofi'nin merhameti, Mahmut Paşa'nın kini ve acımasızlığı, Gülbahar'ın cesareti, Demirci Hüso'nun gözü karalığı, Memo'nun mahzunluğu... Kitabı okurken her duyguyu yaşadım.
Halk anlatıları, kültür, töre motifleri çok güzel işlenmiş okurken etkilenmemek elde değil. Ayrıca Abidin Dino'nun resimleri kitaba harika bir anlam katmış. Bayıldım.
Keyifli okumalar dilerim.
Ağrıdağı EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202536,1bin okunma
"Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönülleri fethetmek olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık."
EVİ NASIL TANIMLARIZ? HERKESİN EV TANIMI AYNI MIDIR ?
"Geceleri kapı eşiğinde durup batıya doğru baktığımızda uzaklarda soluk, titrek bir ışık görürdük. Orası, demişti kocamız, insanların yaşadığı yer. Artık biliyorduk ki evimizden hiç ayrılmamalıydık. Ne var ki annemize ne kadar seslensek de sesimizi duyuramayacağımızın farkındaydık; bu yüzden elimizdekiyle yetinmeye çalıştık."
Kimine göre büyüleyici kimine göre baş yapıt kimine göre kitabın elmas hali
Ödüllere de doymayan bir eser.
2011 National Book Award Finalisti
2012 Pen/Faulkner Roman Ödülü
Yılın en iyi kitabı BOSTON GLOBE, VOGUE
1900'lerin başında "Amerikan Rüyası" vaadiyle ABD'ye göç eden yüzlerce Japon gelininin trajik ve sarsıcı hikayesini anlatır. Eser, bireysel bir karakter yerine tüm göçmen kadınların ortak sesi olan "biz" diliyle yazılmış tarihi ve edebi bir romandır.
Julie Otsuka tarafından kaleme alınan Tavan Arasındaki Buda DUYGU AKIN'a ait ceviri ile domingo yayınlarından 168 sayfalık sarsıcı roman.
Farklı şehirlerden genç Japon kadınları, ellerinde sadece yakışıklı erkek fotoğraflarıyla San Francisco'ya doğru okyanus aşırı bir gemi yolculuğuna çıkarlar. Ancak limana indiklerinde
İyi niyetle yapılan her şey, iyi netice mi verir? İyi niyetin ölçüsü nedir? Toplumsal fayda için ilkelerden taviz verilmeli midir? Pek çok soruyla bitirdim kitabı. Kısaca bir kasabanın ve o kasabada büyümüş bir genç öğretmenin hayat hikâyesi diyebiliriz. Kitabın başlarında herkes çok iyi, her şey çok yolunda. Ama sonra işler çığrından çıkıyor. Hem de nasıl... Sonu çok anlamlıydı. Yazarın bunca tuğyanı bir araya toplaması boşuna değilmiş... Bana biraz Başkanın Adamları'nı hatırlattı ama onda böyle bir mesaj vermemişti sanki. Alkolik bir babanın kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmış kızının öyküsü diyebiliriz, Nezaket'in öyküsüne. Azim ve başarı öyküsü de diyebilir miyiz? İlkelerden taviz verilmese diyebilirdik. Ancak Nezaket için koca bir hayal kırıklığı sadece. Bir de Yavuz meselesi var ki... Neyse kitabın sonunda Nezaket hakikate yöneldi, diye sevinelim. Gerisi kalsın öylece. Bu arada herkes kendi yöresine aitt geleneksel sanatlara da ürünlere de sahip çıksa... güzel olurdu. Ama ahşap çürür, pamuk eskir. Bunlar da insana ölümü hatırlatıyor galiba, kendi ölümlülüğünü... O yüzden mi her yer bu denli "naylon"laştı, betonlaştı? Üzerine düşünmeli...