Ne diyordu Huzur'da? "İnsan ömrü, zamanın fırınında alev alan bir kağıt kadar çabuk yanıyor. Belki hayat... gülünç bir oyundur. Tam bir ümitsizlik içinde bir yığın 'karar kılıklı tereddüt' ve küçük, beyhude savunmalardır, hatta hülyadır..."
Gene de ümidin hakkını, hatırını gözeterek ekliyordu: "Ne kadar gülünç olursa olsun, biz gene hayatı tam inkar edemiyoruz. Onda, kafamızı kurcalayan vehimlere rağmen iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz. Aşka, ihtirasa yer veriyoruz. Sanatkarca yaşamak ile israflarda ve küçük hesaplarda kaybolmanın farklarını buluyoruz."
Tekdüze ses, sessizlikte, uyuyan kentin ortasında ağır ağır yükseliyordu. İnat ediyor, susuyor, acımasızca okumaya koyuluyor, arada sendeliyordu ve tarihî bir cinayetin koşulları sayılıp dökülürken, milyonlarca Alman, göz görebildiğine, çepeçevre çevresinde, rahat rahat uyuyordu. Mırıldanan, yalvaran, ağlamaklı ses: Sevgilim, aşkım, seni seviyorum, göğüslerini seviyorum, kokunu seviyoram, beni seviyor musun? Gecenin içinden yükseliyordu ve eller, alev alev yanan bedenin altında, cinayet işliyor, katlediyordu.
Azalıyordu acılarımız, unutuyorduk gündüzün karanlığını ve gecenin aklığındaydık şimdi. Günden üstümüze bulaşan kirler yanıp yok oluyordu biz tutuşurken alev alev.
Düşünün,hayatta kalmak için güveneceğiniz ilk insan ölmüş olmanızı istiyor. Bu bir çocuk için ne kadar korkunç, ne kadar travmatik olsa gerek.Kendinize verdiğiniz değer yok olur; ve yerine kalan acı çok büyük, çekilemeyecek kadar büyüktür.Dolayısıyla yutarsınız, bastırırsınız,gömersiniz.Zaman içerisinde travmanızın asıl sebebiyle
bağınız kopar,nedeninin köklerini unutursunuz.Ama bir gün bütün öfke ve acı,bir ejderhanın midesinden fışkıran alev misali tekrar ortaya çıkar ve elinize bir tüfek alırsınız.O öfkeyi artık ölmüş ve unutulmuş babanız üzerinden değil, kocanızdan, hayatınızda babanızın yerine geçmiş olan adamdan, sizi seven ve yatağınızı paylaşan adamdan çıkarırsınız.Onu başından beş kez
vurursunuz;muhtemelen neden olduğunu bile bilmeden.