• Son zamanlarda cereyan eden hadiselerin hatırlattıkları bir yazı; sayın Mustafa Öztürk hoca yazdı.

    Prof. Dr. Mustafa Öztürk

    I
    Tarihsellik meselesi maalesef 1990 yılların ortalarında sağlıklı ve sağduyulu biçimde tartışılamadan 28 Şubat vakasının patlak vermesiyle birlikte heder olup gitti. O dönemde tarihselcilik fikrinin lehinde yazan isimlerin (Ömer Özsoy, İlhami Güler, Mustafa Öztürk) ortak fikir platformunu oluşturan İslamiyat dergisinin çok ses getirmesi ve fakat ardından 28 Şubat hadisesinin patlak vermesi İslamiyat çevresinin devlet katındaki laikçi, seküler mahfillerle İslam aleyhine çok kirli pazarlığa girimesi şeklinde bir algı operasyonuna ve karalama kampanyasına malzeme oluşturdu. Böylece tarihselcilik kavramı bir yandan Türkiye’deki dindar ve muhafazakâr çevrelerin İslamcısından cemaatçisine kadar hemen her kesiminde tamamen pejoratif, hatta tiksindirici bir içerik kazanmasına bir yandan da bu fikri savunanların lanetli gibi algılanıp “zındık, yerli oryantalist” gibi yaftalarla karalanmasına yol açtı.

    Oysa İslamiyat’ın “Örtünme” sayısı yayımlandığında, Ankara İlahiyat ve diğer birçok İlahiyat fakültesindeki akademisyenler öğrencilerine, “Gördünüz değil mi, sizin tarihselci hocalarınız başörtüsünü de tarihe gömdüler” derken, bir süre sonra Ankara İlahiyat’ta başörtüsü yasağı uygulanmaya başladığında aynı hocalar, “Çocuklar ya başınızı açarak gelip derse girin ya da üniversite tahsilini terk edip gidin; bizi zor duruma düşürmeyin” diyerek bir çırpıda tornistan yapıverdiler. Buna mukabil başörtüsünü tarihe gömmekle itham edilen Ömer Özsoy, İlhami Güler ve –bu arada tarihselci olmayan rahmetli Salih Akdemir- gibi hocalar, “Bu genç kızlar başörtüleriyle derse giremediği sürece biz de dersleri boykot ediyoruz” diyerek fakültenin kapısında bu yasağa açıkça direndiler. Nihayetinde Ömer Özsoy hocanın bu memlekette İlahiyat ve İlahiyatçıdan yana sıtkı sıyrılıp bilahare alıp başını Almanya’ya gitmesinin asıl nedenlerinden biri biraz önce bahsi geçen bazı hocaların başörtüsü üzerinden tarihselcilik karalaması, ardından başörtüsü yasağı karşısında tornistan yapması şeklinde kendini gösteren ilkesizlik ve ahlaki rezilettir.

    II
    Bu ve benzeri birçok yaşanmışlığa rağmen Özsoy hoca bugün halen Türkiye’nin İlahiyat camiasındaki lanetlilerinden biri olarak yâd edilmekte, bir diğer lanetli olarak da bizim ismimiz zikredilmektedir. Hoş, ismimizin hangi mahfillerde ve ne şekilde zikredildiği bizi çok da alakadar etmemektedir. Hele de “Kur’an evrenseldir; niye evrenseldir derseniz, evrensel olduğu için evrenseldir” gibi anlamsız bir cümleden başka hiçbir bilgisi ve birikimi bulunmayacak düzeyde kara cahillerin tv ekranlarında sözüm ona bizi eleştirmeleri hiçbir değer ifade etmemekte, aynı şekilde taşralı bir vaizin efektli, yapmacıklı hitabet üslubuyla ve aynı zamanda tam bir paçozlukla (Not: Bu konuda ekşisözlük yazarlarının psikanalizleri son derece isabetli görünmekte, hususen okunması tavsiye edilmektedir) sürekli olarak bizim adımız üzerinden kendini gündemde tutmaya çalışması da hiçbir değer içememektedir.

    Buna mukabil, İlahiyat eksenli seviyesiz tartışmalar ve atışmaları şehvetle izlemek ve bu tartışmalar vesilesiyle kimbilir belki de bastırılmış kavga-gürültü şehvetlerini tatmin etmek isteyen birçok insanın sürekli olarak bize mesajlar gönderip, “Hocam, filancı size yine şöyle bir laf attı; falancı televizyonda size saldırdı” gibi kışkırtıcı ifadelerin ardından zımni olarak, “Hocam, siz de onlara cevap verin” şeklinde istek belirtmeleri maalesef çok esef vericidir. Çünkü bu yaklaşım tarzı dinî meselelere ilgimizin artık bir cümbüşe iştirak düzeyine indiğini, haliyle ciddiyetimizin yerlerde süründüğünü göstermektedir.

    III
    Bütün bu olup bitenlerin can sıkıcılığına rağmen, tarihsellik konusunun halen etraflı biçimde ortaya konulmadığı, bu yüzden müstakil bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu şüphesizdir. Bugüne değin tarihselliğe dair müstakil bir kitap çalışması yapmamam tarihselliğin benim nazarımda bedihi olduğu ve bu konuyla ilgili argümanların uzun uzadıya ortaya konulmasının emek israfından başka bir anlam taşımadığı kabulüne dayanmaktadır.( Not: Mustafa Öztürk bu yazının yayınlanmasından sonra Kuran ve Tarihsellik Yazıları adında müstakil bir kitap yayınlamıştır.)Ancak şu son zamanda biraz da bizim ekranlarda daha fazla görünür olmamız, buna karşın din mafyasının “Bize sormadan nasıl bu âleme girer ve takipçilerimizin bir kısmını ayartmaya teşebbüs edersin” şeklindeki bir yaklaşımla bizim görünürlüğümüze son verme/verdirme çabalarıyla eş zamanlı olarak tarihselcilik meselesi yeniden dirildi. Hâliyle bu durum bizim bu konuyla ilgili fikrimizi etraflı biçimde ortaya koymamızı ister istemez vacip hale getirdi.

    Hal-i hazırda yazmak zorunda olduğum metinler sebebiyle henüz bu çalışmaya başlayabilmiş değilim; ancak şimdiden şunu söylemeliyim ki tarihsellik meselesi müstakbel çalışmamızda tahmin edilenin aksine modern dönemde Fazlur Rahman, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Tîzînî, Arkoun, Garaudy gibi isimlerin görüşleri ekseninde değil, bilakis klasik tefsir, kelam, fıkıh usulü müktesebatı temelinde ele alınıp ortaya konulacaktır. Bu çalışma sonunda birçok insan hem meselenin aslında türedi olmadığını, aksine klasik kaynaklarda adı konulmamış biçimde öteden beri yer aldığını görecek, hem de bu meseleyi Mustafa Öztürk’ün dini tahrif maksatlı fantezisi gibi takdim edenlerin cehalet düzeylerini de idrak edecektir. Bununla birlikte, “Ben kaynak maynak anlamam, usul diye bir şey tanımam; ben sadece Kur’an metninin lafzına bakar, kendi usulüme (aslında: usulsüzlüğüme) göre konuşurum” diyenler galip ihtimalle bu istikametteki cehaletlerinde ısrar edeceklerdir.

    Ama yine de on beş asırlık ilmi birikime az çok değer atfedenlere tarihsellik meselesiyle ilgili olarak şimdilik şu kadarını hatırlatmam gerekir ki “Kuran, sünnet, icma, kıyas” şeklindeki dinî deliller hiyerarşisi bağlamında çok sık gündeme gelen meşhur Muaz b. Cebel rivayeti –ki bu rivayetin sübut açısından problemli olduğu söylenebilir; fakat sadece İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İ’lâmü’l-Muvakkıîn adlı eserinin “rey”le ilgili bölümünde, Hz. Ömer kadı Şüreyh’e yazdığı mektup gibi buna benzer birçok sahabe rivayeti de menkuldür- dahi tarihselliğin Hz. Peygamber ve vahiy döneminde cari olduğunu ispata kâfidir. Çünkü bu rivayete göre Hz. Peygamber Yemen’e kadı olarak giden Muaz b. Cebel’e, “Orada bir meseleyle karşılaştığında neye göre hükmedeceksin?” diye sorduğunda, Muaz, “Allah’ın kitabıyla” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki, meselenin hükmünü Kur’an’da bulamazsan?” diye sorunca, “Sünnetle” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki hükmü sünnette de bulmazsan?” diye sorunca, Muaz, “O zaman reyime/içtihadıma göre hükmederim” diye karşılık verir.

    IV
    Bu ve benzeri birçok rivayet her şeyden önce pratik hayat içerisinde ortaya çıkan her mesele ve problemin sınırlı sayıdaki Kur’an metninden hareketle çözüme kavuşturulamayacağını, bu konuda sünnetin de yeterli olmayacağına, sonuçta kaçınılmaz olarak rey ve içtihada başvurulacağını gösterir; ama bundan da önemlisi vahiy süreci henüz devam ettiği halde Muaz’ın, “Ben reyime göre hükmederim” ifadesine Hz. Peygamber’in, “Ben halen hayatta iken, vahiy de devam ediyorken sen kimsin ki kendi reyine göre hükmedersin?!” dememiş olmasına, aksine Kur’an ve sünnette çözünü bulunmayan meselelerde Muaz’ı içtihada mezun kılmasına işaret eder.

    Sahabe ilahi vahyin rehberliği ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle böyle bir düşünce paradigmasına sahip olduğu için, başta imamet/hilafet meselesi olmak üzere hayatın ve sosyal akışkanlığın ürettiği yeni problemler karşısında tek tek ayetlere müracaat gibi bir usul benimsemek yerine, söz konusu rehberlik ve terbiye içindeki yirmi üç yıllık pratik tecrübesiyle kazandıkları müslümanca anlayış ve kavrayışın külli prensipleriyle değişen hayat şartlarına intibak ettiler, üstelik sayısız ictihad ve uygulamalarıyla bunun böyle olduğunu bize gösterdiler. Çünkü onlar Allah’ın yirmi üç yıllık bir süre içinde, özellikle Mekke ve Medine dönemlerindeki iki farklı tarihsel, toplumsal ve siyasal duruma binaen onlarca, kimi âlimlere göre yüzlerce ayetinde hüküm değişikliğine gittiğini bizzat yaşayıp gördüler.

    Tefsir ve fıkıh usulü kaynaklarında nesh diye terimleştirilen bu tarihsel ve olgusal gerçeklik, özellikle yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve temelde evrenselcilik retoriğine dayalı bir ideolojik iddiadan ibaret olan “Kur’an’da nesh yoktur” iddiasına rağmen -ki İslam ilim geleneğinde neshi inkâr eğilimi Cessâs, Pezdevî, Serahsî ve daha birçok büyük usul âlimi tarafından İslam’a sadakati gevşek ve problemli olmak, aynı zamanda sözüne ve fikrine itibar edilmeyecek düzeyde cahillik sıfatı taşımakla eşdeğer görülmüştür- bütün açıklığıyla karşımızda durmaktadır. Sadece Mücadile suresi 12-13. ayetlere konu olan “necvâ (Hz. Peygamber’le özel görüşme) sadakası” meselesi bile zekâ düzeyi çok düşük insanların dahi nesh mekanizmasının nüzul döneminde nasıl işlediğini rahatlıkla anlayabilecekleri biçimde gözler önüne sermektedir.

    V
    Allah ilk hitap çevresinde müslüman toplumun yirmiüç yıllık bir zaman diliminde şartların değişmesiyle onlarca hükmünü nesh ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte sona eren vahiy sürecinden bugüne kadar geçen on beş asırlık zaman diliminde, sanki hayat o gün itibariyle donmuşçasına, bilhassa toplumsal düzen ve hukukla ilgili ayetlerdeki hükümlerin aynen tatbik edilebilirliğini savunmak ve bunun adını da “evrensellik” koymak her şeyden öce bu iddiayı savunanların kendi akıllarına hakaret etmesi demektir. Gerçi bu sözüm ona “evrenselciler” pratik hayat içerisinde biz tarihselcilerden daha tarihselci biçimde yaşam sürdürmekte, ancak tarihselcilik aleyhinde konuşmak, “Ehl-i sünnet ve evrensellik müdafaası” gibi kavramların bugün revaçta olmasına binaen en azından geniş kitleler nazarında itibarlı bir mevkii kazanmaya yaradığından sabah-akşam evrensellik retoriği yapmaktadır. Ama ne tiksindirici bir durumdur ki sayın evrenselciler bizim tarihsellik bağlamında örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerden hemen hiçbirinin kendi hayat pratiklerinde nasıl uyguladıkları veya ne zaman uygulama ihtiyacı duydukları konusunda hesap vermeye hiç yanaşmamakta, aksine “Söz konusu hükümlerin bugünkü toplumsal matriste ya da şahsen bizim hayat pratiğimizde uygulanmıyor olması, onların evrensel olmadıklarını göstermez” gibi anlamsız ve absürt bir argümana yaslanıp bizden çok daha tarihselci olarak yaşamaktadır. Bu durum İslam dünyasındaki yaygın ilkesizlik ve ahlaksızlık sorununun hangi düzeyde seyrettiğine ışık tutması bakımından oldukça manidardır.
  • Kelam ilminde, Hanbelilerin "Allah kelamı şu gördüğümüz harflerden ve duyduğumuz seslerden ibarettir ve bunlar da kadimdir, ezelidir ... " demelerine kadar varmıştır. Hanbeliler kadim ve ezeli olan Allah' ın kelamının işitilebilir olduğunu delillendirmek için de "eğer müşriklerden herhangi biri senden eman (güvence) isterse ona güvence ver ki gelip Allah kelamını dinlesin, sonra da onu güvende olacağı yere ulaştır" (Tevbe 9/6) ayetini delil göstermişlerdir. Onlara göre bu ayet, Allah kelamının işitilir olduğuna delalet etmektedir. Diğer taraftan Allah'ın kelamının kadim olduğuna dair deliller de bulunduğuna göre, sonuçta (Hanbelilere göre) şu işitilen harflerin de kadim olmaları gerekmektedir. Bu durumda da "işitilen ve kadim olan harflerin" okunması nın, yazılmasının ve telaffuz edilmesinin Allah'tan başkasına nispet edilmesinin imkânsızlığı da kesinlik kazanmaktadır. Bu ise Allah'ın, Kur'an'ı okuyan kimsenin sesine, onu yazan kimsenin yazmış olduğu şeye, hatta yazı faaliyetinin üzerinde gerçekleştiği levhaya hulul etmiş olmasının zorunlu olacağı anlamınagelmektedir.
  • KADERİYYE:
    Sözlükte “Kader taraftarı, kadere mensup olanlar” gibi anlamlara gelen Kaderiyye, terim olarak “insanın hür ve bağımsız iradesi ile hareket ettiğini ve fiillerini sadece kendi gücüyle yaptığını savunan ekol” diye tanımlanmaktadır
    Hariciler ve Şia’dan sonra zuhur etmiş olup ilmî ve itikâdî bağlamda ilk ekol olarak kabul edilebilir.
    Kader konusunu ilk defa dile getirenin Ma’bed el-Cühenî ve Gaylâned-Dımaşki olduğu bilinmektedir.
    Kaderiyye sonraki zamanlarda etkisini kaybederken daha ılımlı bir anlayış içerisinde Mu’tezile tarafından temsil edilmiştir.
    CEBRİYYE: cebr kelimesinden türeyen cebriye terim olarak, insanlara ait fiillerin oluşmasında kulun seçim hürriyeti ve kudretinin bulunmadığını, tek failin Allah olduğunu ileri sürenler için kullanılır.Emevîlerin iktidarında neredeyse devlet politikası haline gelmiştir. Cebriyye’nin kurucusu Cehm b. Safvan (ö.128/745)’dır. Kurucusunun isminden dolayı bu mezhebe Cehmiyye de denilir.

    İman, Allah’ı bilmek, küfür ise onu bilmemektir. İman, bilgi ve marifetten ibarettir.
    Allah’ın zâtı sıfatlarından başka sıfatları yoktur. Kur’an’da adı geçen Semi’ ve Basir gibi sıfatları gerçekte zâhir değildirler, bu sebeple onlar te’vil edilirler.
    Allah’ın kelâm sıfatı da kadîm değil, hâdistir. Bu sebeple Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerim de yaratılmıştır, mahlûktur.
    Allah’ın kelâmı gibi ilmi de ezelî değil, hâdistir. Bu yüzden Allah, herhangi bir şeyi meydana gelmesinden önce bilmez.
    Allah’ı ahirette görmek (Rüyetüllah )mümkün değildir.
    Kabir azabı yoktur. değildir
    *****İnsan eliyle gerçekleşen fiillerin gerçekte Allah’a ait olduğu ve insanın işlediği fiili yapmaya mecbur ve mahkûm olduğu görüşü Cebriyye’ye özgüdür.

    Ahirette şefaat söz konusu değildir.
    Cennet ve cehennem geçici olup, ebedî (sonsuz) değildir
    MÜŞEBBİHE- MÜCESSİME: Teşbih, Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları Allah’a benzetme; tecsim ise Allah’ı sıradan bir cisim gibi düşünmektir. Bu yüzden Allah’ı insana benzetenlere ve bu düşünceyi savunanlara “Müşebbihe”, O’nu bir cisim gibi düşünüp kabul edenlere de “Mücessime” denir.
    Teşbih ilk olarak büyük bir olasılıkla naslarda Allah’ın sıfatlarını konusunda ileri giden Haşviyye taraftarlarınca gerçekleştirilmiştir
    Teşbihe meyledenlerin başında Huliliyye gelmektedir. Bunlar Yüce Allah’ın şahıs suretine girebileceği inancındadırlar. Tecsime inanan ve bu inancı savunanlardan biri de Kerrâmiyye fırkasının kurucusu Muhammed b. Kerrâm (ö.255/869)’dır.
  • Prof.Dr. ilhami Güler

    ‘Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Söylemekten doğan zarar, söylememekten doğan zarardan daha azdır” diyor.

    Kur’an, Allah’ın kendi yarattığı (91/8) insan vicdanı/aklı, insan dili (Arapça), insan (Hz. Muhammed) aracılığı ile insanlara (Araplara) hitabıdır. 610 ile 630 arasında vuku bulan bu hitabın/hutbelerin amacı-maksadı-muradı-hedefi-gayesi, insanın cehaleti-geleneği-hevası içinde kaybolmuş vicdanını (basiret-lübb) tekrar diriltmektir. Bu bağlamda Kur’an, kendini hikmet, furkan, nur, tezkire, ziya, rahmet olarak niteler. Kur’an açısından ‘din’ iman, ibadet ve ahlak (siayaset-iktisat-hukuk) olmak üzere hayatın bir tarz-tutum-tavır-hal olarak yaşanmasıdır. Ayetler (Kur’an-Vahy), oluştukları dönemde toplumsal hayatta olup-biten bazı olayların-olguların ve durumların, Allah tarafından değerlendirilmesidir. Bir de, geçmişte vahiy/peygamber gönderilmiş toplumların tutum ve tavırlarının değerlendirilmesi (Kıssa) vardır.

    İslam (Kur’an-Hz. Muhammed), Arapların yaşantılarını kendi vazetmiş olduğu yaşam tarzı doğrultusunda ciddi düzeyde değiştirmiştir. İkinci yüzyıldan itibaren politik ve teolojik bir kategori olarak oluşturulan “Sünnilik”, yaratmış olduğu ‘teoloji’ yani bu iki (Kur’an-Sünnet/Hadis) kaynağın ‘ne’ olduğu ve ‘nasıl’ anlaşılması gerektiği teorisi ile bu iki kaynağın idealinden ciddi bir kayma-sapma gerçekleşmiştir. Sünniliğin kendi içinde iki farklı damar/ekol oluşmuştur. Birincisi ‘Rey Ehli’ olarak bilinen ve başta Mutezile, Maturidilik, Hanefilik ve Malikilikten oluşan ve düşünceye-vicdana-yoruma-değişmeye açık olan kanattır. İkincisi ise, Hanbelilik-Şafiilik-Zahirilik (Selefilik) ve Eşarilikten oluşan ve temel iki kaynağı bir kere ve bütün zamanlar (toplumlar) için verilmiş, bağlayıcı-mutlak-değişmez (dogma) olarak gören ‘Hadis/Eser/Sünnet Ehli’dir. Bu ikinci kanat, ‘Ortodoksi’ olarak siyasal iktidarlar tarafından tarih boyunca resmi ideoloji olarak İslam toplumlarına –medreseler aracılığı ile- dayatılmıştır. Bu teolojik yorum/teori, aşağıda sayacağım ilkeleri ile Kur’an’ın yapmaya çalıştığının tersine olarak insan vicdanını dumura uğratmıştır.

    Kur’an, Allah’ın insan vicdanı, sağduyusu ve dili (Arapça) aracılığı ile insana hitap etmiş canlı-dinamik-mahluk sözü olduğu halde (Mutezile); Sünnilik, Kur’an’ı Allah’ın kendi (gölgesi) gibi “Kadim” değişmez sözü (Kelam) olarak mutlaklaştırmış ve kutsallaştırmıştır. Böylece “söz”ün canlı-dinamik kaynağı, vicdandan “Kadim” Kitap’a kaydırılmıştır. Allah, muradını-davasını Kur’an’da insan vicdanını “hakem” yaparak anlatmaya çalışırken; daha sonra Kitapta söylenenlerin dogmatik yorumları (Hariciler başta olmak üzere Sünni ve Şii ortodoxilerde) mutlaklaştırılarak vicdan buna “mahkum” edilmiştir.

    Böylece dinin kaynağı, Allah’ın yaratmış olduğu “Vicdan/akıl” olmaktan çıkmış; Allah’ın ve Hz. Muhammedin, bu kaynağı tarihsel olarak kullanımlarına/yorumlarına (Kur’an-Hadis) indirgenmiştir. Yani dinin kaynağı, yaşamın dinamizmine paralel olarak sürekli vicdandan kaynaklanan-kaynayan söz söyleme ve amel ortaya koymaktan çıkarılmış; söylenmiş sözlerin, verilmiş hükümlerin taklit ve tekrar edilmesine indirgenmiştir. Arapların cahiliyye döneminden getirdikleri katı gelenekçilik (sünnet-selefilik), İslam döneminde mantık-mantalite-ruh olarak aynıyla devam etmiştir. Sadece içerik değişmişti. Vicdanı uyandırmaya gelen Kitap, vicdanı iptal etmekte bir araç işlevi görmüştür.

    Yeni olarak ortaya çıkan sorunların din açısından –Ulema tarafından- çözüme kavuşturulması olarak benimsenen “Kıyas”, -vicdan dumura uğratıldığı için- tarihi süreç içinde tedrici olarak “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” ye yani “vicdansızlık”a dönüşmüştür. Oysa, “Rey Ehli”nin benimsemiş olduğu “İstihsan” veya “Delil”, sorunları Kur’an’dan “mülhem” olarak insan vicdanı ile çözme girişimiydi. Hakikat itikat, hukuk, ahlak alanlarında salt epistemolojik bir “yargı (kesinlik-pekinlik-uygunluk/sıdk)” melesi değildir; Hakikat, Allah’ın rızasına uygun, vicdan ile “yeni” olay-olgu-durum yaratmak; ortaya eylem/amel koymaktır. Hakikatın çilesine (meşakkat) talip olmak veya dogmatizmin konforuna yatmak, işte bütün mesele budur. Kadercilik teorisi, insan özgürlüğünü/vicdanını yok sayarak, insanın başına gelen bütün iyilik ve kötülüklerin (Hayır-Şer), Allah’ın takdiri-planlaması ile olduğu iddiası ile insan vicdanı dumura uğratıldı. Bir kere edinilmiş kesin-zihinsel/bilgisel itikat (tasdik), “İman” sanılarak, imanın sürekli vicdan ve akıl ile edinilmesi gereken (artan-eksilen), canlı, duygusal değerlilik yaşantıları olduğu gerçeği ortadan kaldırıldı. Ahlak/amel ile iman arasında zorunlu olarak var olan ilişki/bağ, yok sayıldı. Sadece itikadın olması, “Müslüman” kimlik tanımı için yeterli görüldü (“Lailahe illallah” diyen kurtulmuştur.” Hadis). Böylece İslam “Amentü(İtikat)”, “İslamın Beş Şartı(İbadetler)” ve “Hela-Haram”lardan oluşan (32-54) “farz”a indirgenmiş oldu.

    Siyasette Kur’an, Kamusal işlerin müminler arasında “şura” ile herkesin katılımı (vicdan-aklı-menfaatı) ve ahlaki sorumluluk üstlenmesi ile çözülmesi gerektiğini önerirken (42/38); Muaviye’nin “güç” ile iktidarı ele geçirmesi ile Bizans ve İranlılardan taklit yolu ile alınan “Saltanat/Hilafet”e dönüştürüldü. Böylece din, gün boyu, her davranışta mündemiç olan ahlaktan ayrıştırılarak, kaynaklarda değinilmiş olan iman/itikat-ibadet ve helal-haramlardan oluşan sınırlı, belirlenmiş, donmuş ajandaya ve onun ezbere-alışkanlık yolu ile tekrar-taklidine dönüşmüştür. Kaynaklar, “örnek” olarak alınacak yerde “ölçü” olarak ebedileştirilmiştir. Kur’an, sanatın konusu olarak vazedilen “güzel” ile ahlakın konusu olarak vazedilen “iyi” kavramlarını “Husn-İhsan” kavramı ile birleştirmiş iken; iktisadın konusu olan “fayda” ile ahlakın konusu olan “iyi”yi tek fiil (sa’y) ve tek isim-sifatta birleştirmiş iken (Hayr); tarihi süreç içerisinde bunlar, birbirlerinden koparılmışlardır (sekülerlik). Rahmanın, kainatı yönetmesi (emr,11/123) ile siyasi ekibin toplumu yönetmesi (emr,4/59,42/38) aynı fiil ile ifade edilmiştir. Hakk kavramı da, hem Allah’ın bir isim-sıfatı, hem de ahlak (hakkaniyet) ve Hukuk’un ortak ifade edicisidir.

    Kur’an, Allah’ın yaratmış olduğu vicdan kapasitesinin ürünü olan “Cahiliyye” Araplarındaki ahlaki kavramları (Habis-Tayyib, Birr, İhsan, Hasenat-Seyyiat, Maruf-Munker, Salih Amel, Çömertlik(cud), Adalet-Zulum, Hayır….) kullanarak yine vicdana dayanan yenilerini üretmiştir (Hayır-Şerr, Hak-Batıl, İman-Küfür, Takva-Heva, Helal-Haram….). Bu bütünlük telosuna rağmen, ahlaki “iyi”den bağımsız, “güzel”i konu alan bir “Sanat (Tezyinat)” kavramı geliştirilerek altına zevk, tenezzüh, hoşlanma, rahatlama ve kendinden geçme halet-i ruhiyeleri doldurulmuştur. “Güzele bakmak, sevaptır” sözünün ima ettiği, güzelliğin arkasındaki ilahi ihtişam, lütuf, ikram göz ardı edilmiştir. Kur’an’da Dünyadaki “Fayda (iktisat)”ın ifa-icra-ihkak biçiminin, -Kapitalizmdeki “peşin/acil” meta değişimi yerine- Ahiret ile tecil edilmiş/veresiye bir “mübadele ekonomisi” anlamına geldiği, gözden kaçırılmıştır. Siyaset, Allah ve Peygamberden sonra müminlerin kamu işlerini “adalet”le deruhte etmesi (Çobanlık) olmaktan çıkarılarak; “seyislik” olarak kurnazlık, dek, dolap, dubara, hile, kumpas… olarak icra edilmiştir. Hukuk, bütün bir toplumun haklarının gözetilmesi olarak “adalet” idesinin peşinde koşacağına “Hayız-Nifas-Miras…” kıskacına sıkışmıştır.

    Hayatın bizzat dini bir veri olduğunu savunmak, Kilise, Hilafet, Hariciler-Şii İmamet… teorilerindeki gibi “Teokratik/Oligarşik” bir şiddet, dogmatizm-fanatizm çağrısı değildir. “Rahmani Siyaset/Laiklik” olarak, İlahi çağrının (Vahy-Kur’an) ışığında vicdani bir “İçtihat-İcma(Şura-Demokrasi)” pratiğini onaylamaktır. Kişi kerameti/karizmasına karşı, toplumsal bilgeliği-sorumluluğu, kurumsal-ortak aklı savunmaktır. Kur’an’da “din”, düşünce-duygu ve davranış birlikteliği olduğu halde; Kelam disiplininde kuru-soyut “düşünce”ye; Fıkıhta kılı kırk yaran, şekilci davranışa/zahire, “amel”e; Tasavvufta ise “duyguya” indirgenmiştir. Tasavvuf, ayrıca “Batın/İlham” kavramı ile düşüncenin dil/gramer ve mantık bölümlerinden koparak tam anlamı ile “Vicdan” olarak gerçekleşememiştir. Ayrıca, “Zühd” kavramı ile de, içgüdülerden ve dünyadan koparak (Nefsin öldürülmesi-Fena) Kur’an’ın bütünlüklü “insan” anlayışından kopmuştur. Genellikle Türklerin benimsediği bu yorum (Tasavvuf-Tarikat), onların bir kısmının (Anadolu Türklüğü-Selçuklu-Osmanlı) “akli çerçeve (Maturidi-Hanefi)”den (şeriat) koparak kişi kültüne-menakibe-hurafeye sürüklenmelerine sebebiyet vermiştir. Bu yorumun ciddi bir eleştirisi henüz yapılmış değildir.

    Tanrı, vicdan ile keşfedilir ve onun aracılığı ile O’nunla ilişkide kalınır (İman). Hemcinsimize karşı ahlaki sorumluluk (adalet-merhamet), bu imanın zorunlu-kopmaz bir sonucudur ve imandan sonra su gibi kendiliğinden gelir. Vicdan, dumura uğradıktan sonra, O’nun ile ilişki kesilir; irtibat kopar. Geriye kavramlardan oluşan (sıfatlar) kavramsal bir “put” kalır. “Şirk”in tanımı, Tanrı’ya ortak koşulan put sayısında değildir; insanın vicdanına/kendine yabancılaşmasındadır. Teoloji (Kelam) –bir yönü ile bir “tenzih” çabası iken; diğer yönü ile bir tür kavramsal “putçuluk”, soyut-kuru bir söylemdir. Bir Sufi’nin dediği gibi: “Kelam ile uğraşmanın ilk belirtisi, Allah’a karşı kalpten “heybet”in gitmesidir.” Şu ayet, imanın mahiyeti ve insanın vicdanına/imanına yabancılaşmasının mahiyetini net bir şekilde tasvir eder: “İman edenlerin, Allah’ı anma ve kendilerine inen haktan dolayı kalplerinin ürperme zamanı gelmedi mi? Müminler, daha önce kendilerine kitap verilen, ancak aradan uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu, fasık kimselerdir.”(57/16). Diri vicdan (36/70) ölüp de, ölü “itikat/akait” haline gelince; Allah da, her bir insan teki ile canlı ilişkide olan Rahman, Rabb, Mevla, Kerim… olmaktan çıkıp, -Eş’arilikte teorileştirildiği gibi- karanlık bir “Mutlak güç” haline dönüşür. “Kader” kavramıyla insandan istenen “Efendi-Köle” ilişkisidir (Ubudiyyet). Oysa, ibadet-i mersumenin (menâsik-ritüel) amacı, insanın Allah ile olan canlı iman-saygı ilişkisini sürdürmekti. Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin asli mahiyeti, özünde ahlaki bir sözleşme (misak,7/172) ilişkisi olup, onun pratiğe yansıması ise, yine ahlaki bağlamda “Velayet (dostluk)-iman” veya “Adavet (düşmanlık)-Küfür/Zulüm” ilişkisidir.

    Bugün, İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, -aradan 1400 sene geçtiği için- yukarıdaki ayetin tasvir ettiği gibi, kendine yabancılaşmış (imansız-vicdansız) bir putçuluk durumudur. Reel Müslümanlıkta (Sünnilik-Şiilik) hakikatın bir kısmının ahlak olarak “olmakta olan(dinamik-değişken)” doğası ıskalanarak, hazır-verili-el altında-cepte (Kitapta) olduğu vehmi (tekrar-taklit) ile ona ihanet edildi. Hayatın tümü dinselleştirildiğinde, anın hakikatı vicdan ile görüleceği yerde; verilmiş/söylenmiş hakikatın altına zorla/dogmatik olarak çekilmeye çalışıldı (bağnazlık, yobazlık, fanatiklik, şiddet, terör, cehalet). Denenme, çocukça veya muhafazakârca tarihsel bir topluma (Araplar) verilmiş direktifleri (şeriat) ilelebet taklit yolu ile tekrar etmek değil; -Allah ve Peygamberi gibi- “Halife/Şahit” olma misyonu ile insanlığa örnek olacak (ümmeten vasatan-şüheda alannas,2/143) yeni eylemler/ameller, şeyler/nesneler, fikirler/teoriler ortaya koymaktır (tecdit-update). Kur’an’ın Allah rızası, vicdan ve menfaattan oluşan ahlaki motivasyon kaynakları(2/265), Sünnilikte sadece menfaata (Cennet-Cehennem) indirgenerek kısırlaştırılmıştır. Muhafazakârlar olarak çoğumuz itikat sahibiyiz, ancak canlı imanımız yok. Helal-Haramlarımız var, ancak “takva”mız yok. Alışkanlığa indirgenmiş ibadetlerimiz var, ancak huşumuz-saygımız yok.

    Sonuç olarak, Hegel’in Felsefe için söylediği: “Güneş battıktan sonra gölge olarak ortaya çıkar” benzetmesinde olduğu gibi; “Bize doğru ameli gayret(praxis-cihat) gösterenlere, yollarımızı açarız-gösteririz.” (29/69) ayeti, süpekülatıf teoloji (Kelam-Fıkıh Usulü)ye karşı, “ibnu’l-vakt” olarak her bir insan tekinin vicdanının daimi-canlı doğru yolunu gösterir. (Ferit Esack, Qur’an,Liberation and Pluralizm.Oxford-1997.s85)
  • 1-Ehli Hak (Ehli sünnet alimleri) derki: Eşyanın hakikatleri sabittir, bunlarla (sabit olmaları ile) alakalı ilim, gerçektir. Bu, felsefecilerin hilafınadır.
    2-Mahlukat için ilmin sebebleri üçtür.
    Sağlam hisler.
    Doğru haber.
    Akıl.
    Hisler beş tanedir : İşitmek-Görmek-Koklamak-Tadmak-Dokunmak.
    Bunlardan her bir hassa ile, o hassa ne için tayin edilmiş ise o şey üzerine haberdar olunur.(Yani göz ile eşya görülür, kulak ile sesler işitilir. Gözle işitilmez, kulakla görülmez.)
    3-Haberi sâdık iki kısımdır. Birisi haberi mütevâtirdir. Bu, yalan üzerine ittifak etmeleri tasavvur olunamayan bir topluluğun, lisanları üzerinde sabit olan haberdir. Bu, zaruri ilmi gerektiricidir. Eski zamanlarda yaşayan sultanları, uzak beldeleri bilmek gibi.
    4-İkinci nevisi, mucize ile kuvvetlendirilmiş Peygamberin verdiği haberdir. Bu, istidlali (delille elde edilen) ilmi gerektirir. Bununla sabit olan ilim, yakin ve sebatta, zaruret ile sabit olan ilme benzer. (İkinin yarısı bir olduğu nasıl kesin ise, peygamberin verdiği haber de kesindir.)
    5-Akıl, diğerleri gibi ilme sebebtir. Açıklıkla ondan sabit olan, zaruri (bilgi) dir. Her şeyin, cüz’ünden büyük olması gibi. (İnsan, kolundan, bacağından büyüktür) Akıldan istidlal (delil) ile sabit olan kesbidir. (Akıl yürüterek elde edilen ilimler, kişinin kazanmasıyla elde edilir.)
    6-İlham, ehli sünnet indinde, bir şeyin sıhhatini bilmek sebeblerinden değildir. (İlham ile hüküm sabit edilmez. Hükümler kitap, sünnet, icma ve kıyas ile sabit olur.)
    7-Alem (kainat), bütün cüzleri ile sonradan yaratılmıştır, zira alem ayan ve arazdır. Ayan (kainatta) zatı ile mevcut durandır. Bu, ya mürekkebtir ki cisimdir, veya cevher gibi mürekkeb değildir. Cüzlere ayrılmayan (en küçük) cüz cevherdir. (Altın, gümüş, demir gibi maddeler cisimdir. Bunlara ayan denir. Bunların üzerinde bulunan renk, koku, uzunluk ve kısalık gibi vasıflar arazdır.)
    8-Araz, zatı ile mevcut olamayandır. Renkler, duruşlar, tadlar ve kokular gibi cisimlerde ve cevherlerde onaya çıkarlar. (Cismin üzerindeki renk, koku ve tad gibi vasıflar.)
    9-Alemi mevcut eden. Allahu Teala’dır. Birdir, kadimdir, diridir, gücü yetendir, bilir, işitir, görür, dileyendir, dilediğini yapandır.
    10-(Allah) Araz, cisim, cevher değildir. Şekillendirilmiş, sınırlandırılmış, adetlenmiş, kısımlara ayrılmış, cüzlere bölünmüş, terkib edilmiş (birleştirilmiş) ve sonu olan değildir. (Sınırlar ile kuşatılmış değildir.)
    11-Nasıllık ile, nicelik ile vasıflanmaz. (Aslı ve hakikati bilinmez) Bir mekanda yerleşmez, üzerine zaman akıcı olmaz, (zaman ve mekan sınırı altına girmemiştir.) Hiçbir şey ona benzemez. İlminden ve kudretinden hiçbir şey çıkamaz. (Her şeyi ilmi ve kudretiyle kuşatmıştır.)
    12-AlIah için ezeli olan ve zatı ile birlikte bulunan sıfatlar vardır. Bu sıfatlar ne Odur, ne de O’nun gayrısıdır. (Sıfatlara Allah denmez, fakat Allah, sıfatsız düşünülmez) Bunlar; ilim. kudret, hayat, kelam, işitmek, görmek, istemek, dilemek, yapmak, yaratmak, rızıklandırmak.
    13-Allahu Teala, ezeli olan kelamı ile konuşur. Bu kelamı, ses ve harf cinsinden değildir. Bu susmaya ve aletlere zıt sıfattır. (Dili tutulmak, sessiz kalmak, konuşmamak gibi bizim vasıllarımızdan münezzehtir.) Allahu teala, bu sıfat ile tekellüm eder, emreder ve yasaklar ve haber vericidir.
    14-Kur’an, Allahu teala’nın kelamıdır, mahluk değildir. Kur’an, mushaflarda yazılmış, kalblerimizde ezberlenmiş, dillerimizde okunmuş, kulaklarımızla işitilmiş, fakat bunlara girmiş değildir.
    15-Tekvin. Allah’ın ezeli sıfatıdır. Bu, alemi ve onun her bir cüzünü, meydana geleceği vakitle var etmesidir.
    Biz (Maturidiler) göre tekvin, yaratılanların gayrısıdır. (Yaratmak sıfatı var, yaratılan eşya var. Bunlar başka başka şeylerdir.)
    **İrade. Allahu Teala’nın sıfatı olup ezelidir. (İrade sıfatı, kudretten başka olan ayrı bir ezeli sıfattır.)
    16-Allahu Teala’yı görmek, akli delillerle caizdir, nakledilen delillerle vacibıir. (Ayet ve hadislerle sabittir.)
    Ahiret yurdunda, mü’minlerin Allahu Teala’yı görmelerinin vacib olması hakkında, işitilmiş (ayet ve hadislerden) deliller gelmiştir.
    **Bir mekan da bulunmadan, bir tarafta olmadan, karşı karşıya gelmeksizin. ışığın ulaşması olmadan veya gören ile Allahu Teala arasında mesafe sabit olmadan görülecektir. (Görmemiz için burda gerekli olan şeyler, orda lazım değildir.)
    17-Allahu Teala; küfürden, imandan, taat ve isyandan olan kulların bütün fiillerini yaratıcıdır. Bunların hepsi. Allanın iradesi, dilemesi, hükmü, kazası ve takdiri iledir.
    18-Kullar için dileyerek yaptığı fiiller vardır. Onlara karşılık sevablanır ve azab görürler. Bunlardan güzel olanları. Allah’ın rızası iledir. Kabih (çirkin) olanları, Allah’ın rızası ile değildir.(Allahu Teala, şarabı, domuzu yaratmıştır fakat kullanılmasını yasaklayarak işleyenlerden razı olmamıştır. Sağmal hayvanları da Allahu Teala yaratmıştır ve onlardan istifade edilmesinden, zekatının verilmesinden razıdır.)
    19-İstitaat, fiille beraberdir. Bu, fiilin kendisi ile birlikte meydana geldiği kudretin hakikatidir. (Eli kaldırırken insanda hasıl olan kudret ona o anda verilmekte ve işi ile birlikte mevcut olmaktadır.) Bu isim, sebeplerin, aletlerin, azaların selameti üzerine de söylenir.
    **Teklifin sıhhati (kişinin dinene mükellef olması) şu istitaat’a dayanır. Kul, takatında olmayan ile teklif olunmaz.(Yapamayacağı hükümler ona teklif edilmemiştir.)
    20-İnsana vurmanın peşinden vurulan kişide duyulan acı, insanın kırması akabinde bardakla ortaya çıkan kırıklık ve buna benzeyen şeylerin tamamı. Allanın yarattığıdır. Kulun, bunların meydana gelmesinde bir tesiri yoktur. (Kulu da, onun işlerinide yaratan Allah’tır. Kul iradesini kullanır. Allah dilerse yaratır.)
    21-Öldürülen, eceli ile ölmüştür. Ölü ile kaim olan ölüm işi Allahın mahlukudur.. Kulun bunda yaratmak veya elde etmek bakımından bir tesiri yoktur. (Yani kılıcı vurmakla karşıdaki kişi ölürse, onda ölümü yaratan Allah’tır. Katilin ölümü meydana getirmekte bir tesiri yoktur, fakat yasak bir işi yaptığı için azabı hak eder.)
    **Ecel tektir. (Vakti, Allahın ilminde sabittir, değişmez.)
    22-Haram rızıktır. Herkes, helal olsun haram olsun kendi rızkını tam olarak elde eder. Bir insanın rızkını yememesi veya başkasının onun rızkını yemesi düşünülemez. (Rızık bedenin istifâde ettiği gıdalardır. Kişi için tayin edilenler mutlaka ona ulaşır. Başkası onun rızkını alamaz.)
    23-Allahu Teala dilediğini dalalete sokar, dilediğine hidayet eder. (Kişiye irade verip kitap ve peygamber göndererek onu ikaz ettikten sonra kul iyi tarafı tercih ederse Allah ona hidayeti severek yaratır. Kötü yolu tercih ederse onada sapıklığı razı olmadığı halde yaratır ki imtihan olsun.
    **Kul için en uygun olanı yaratmak, Alluhu Teala üzerine vacib değildir. (Allah, faili muhtar olarak dilediğini yapar, hiçbir şey O’na mecbur değildir.)
    24-KafirIer için ve bazı asi mü’minler için kabir azabı, itaat ehlinin kabirde nimetlenmesi vardır. (Kabir geçiş alemidir. Orda kafirler azaba çekilirler, cehennemde ebedi azab ile azablanırlar. Günahkar müslümanlardan bazısı da kabirde azab görür.)
    **Münkir ve nekirin sorgusu, işitilen delillerle sabittir. (Kabirde iki melek gelip kişiyi sorguya çeker. “Rabbin kim? Peygamberin kim? Kimin zürriyetindensin? Kimin ümmetindensin?” gibi sorularla imtihan eder. Eğer cevap vermeye kadir olursa onun kabrini genişlendirirler, Değilse ona azab ederek kabri onu şiddetle sıkar.)
    25-Öldükten sonra dirilmek haktır. Terazi (amellerin tartılması) haktır. Kitap haktır, sual haktır, havzu kevser haktır, sırat haktır. (Her canlı öldükten sonra tekrar diriltilecektir. Hayvanlar toprak olacaklar. İnsanlar ise ebedi cennet veya cehenneme gireceklerdir. Amellerimizin yazıldığı kitaplar getirilecek ve tartılacaklardır. Ahirette her işten sorguya çekilmekte haktır. Resulullah’ın Kevser Havzunda bulunup ümmetlerine su dağıtması da haktır. Hesaplar görüldükten sonra insanların sırat köprüsünden geçmeleri de haktır. Bu köprü kıldan ince, kılıçtan keskin olup üzerinden mü’minler şimşek gibi geçer, kafir ve münafıklar aşağıdaki cehenneme düşerler.)
    26-Cennet haktır, cehennem haktır. Bu ikisi (şu anda) yaratılmış olup mevcutturlar. Baki olup yok olmazlar ve içlerinde bulunan ahalileri de yok olmaz. (Bazı sapıklar derki cehennem içindekilerle birlikte yok olacak. Bazıları da derki cehennemde yanan kafirler bir müddet sonra ateş serin olup onları yakmayacak. Halbuki Allahu Teala kitabında “Onlara yeni deriler verilecek ki azabı tadsınlar” buyurmaktadır. Asla azabın kafirlerden hafiflemesi mümkün değildir.)
    27-Büyük günah, kulu imandan çıkartmaz, onu küfre de girdirmez.
    (İman amelden bir cüz olmadığı için ameli kötü olan kişi inkar etmedikçe kafir olmaz. Büyük günah: hakkında azab tehdidi olan adam öldürmek, zina etmek, faiz almak, hırsızlık, anne babaya asi olmak, sihir yapmak gibi günahlardır.)
    28-Allahu Teala kendisine şirk koşulmasını affetmez, büyük ve küçük günahlardan olan bundan aşağı olanını, dilediği kimseler için affeder.
    **Küçük günah üzerine azab etmesi caizdir. Büyük günahı affetmesi, eğer onu helal görmemişse caizdir. (Büyük günahı) Helal görmek küfürdür. (Şirk en büyük günah ve zulümdür. Onun affı ancak dünyada iken tevbe ve iman etmektir. Ahırette affı yoktur. Büyük günahların affı Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse affeder. Dilerse küçük günaha karşılık ta azab edebilir. Emin olmamak gerekir. Ancak büyük günahı helal saymak inkar olduğundan küfürdür, affedilmez. “Bana göre bu zamanda böyle olmaz” diyenler dikkat etsin Allahı hükmünü kendine sindiremeyenler acaba kimin kuludurlar.)
    29-Peygamber ve Salihlerin, büyük günah sahipleri hakkında şefaat etmeleri, hadislerden çok yaygın (meşhur) haberlerle sabittir. (“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir’ buyurmuştur.)
    **Mü’minlerden büyük günah işleyenler, tevbe etmeksizin ölselerde cehennemde ebedi kalmazlar. (Günahı kadar yanıp cennete girerler. En fazla yanan müslüman 7 bin sene cehennemde kaldıktan sonra, hayat nehrinde tertemiz edilip cennete girdirilir.)
    30-İman, Allahu Teala tarafından gelen haberleri tasdik ve ikrardır. (İmanın rüknü ikidir. Biri kalbten tasdik, diğeri dil ile bunu söylemektir.) Ameller, imanın nefsinde ziyadelik yapar, iman artmaz eksilmez.(İman edilen şeyler belli miktarda hükümler olduğundan onlara inanan kişi imanı hasıl etmiş olur. Bunda fazlalık veya noksanlık düşünülmez. Yapılan iyi ameller imanın kuvvetini ve nurunu artırır, imanı çoğaltmaz.) İman ile islam birdir. (İmanlı kimseye müslüman dendiği gibi mü’min de denilir.)
    31-Kuldan tasdik ve ikrar bulununca, onun için ‘Ben Hakka müslümanım’ demesi sahihtir. ‘İnşaallah ben müslümanım’ demesi sahih olmaz .(İmanında şüphesi olmadığını en güzel bir ifade ile beyan etmesi ‘Elhamdülillah ben müslümanım’ demesiyle hasıldır. “İnşaallah müslümanım’ demekle işi Allaha bırakmakta ihtimal vardır. Ya Allah onun imanını kabul etmezse ne olacak. Bu yüzden İmanda ihtimalli söz kullanılmaz.)
    32-Said bazan şaki olur, şaki olan da bazan said olur. Değişiklik, seadet ve şekavet üzerinde olur. Said etmek veya şaki yapmakta olmaz. Bu ikisi Allanın sıfatlarındandır. Allahu Teala ve sıfatları üzerine bir değişiklik gelmez. (Kişiyi said (cennetlik) etmek veya şaki (cehennemlik) yapmak Allahın sıfatıyla alakalı bir husustur. Allahın sıfatları ezeli olup onlarda bir değişme söz konusu değildir. Fakat sıfatların alakalandığı hususlarda (kainatta) bir takım değişiklikler olur.)
    33-Resullerin gönderilmesinde büyük hikmet vardır. Allahu Teala muhakkak insanlar içinden onlara, resul göndermiştir. (Peygamberle de bizim gibi insandır. Melek olsalardı onlara tabi olmak imkansız olurdu.) Onlar müjdeleyici, korkutucudurlar.(Cennetle müjdeler, cehennemle korkuturlar.) İnsanlara dünya ve din işlerinden ihtiyaç duydukları şeyleri beyan ederler. (Peygamber gelmeseydi insanlar dünya ve ahiret işlerinde karlı ve zararlı olanı kendi akılları ile bilemezlerdi.) Onları, adetleri bozan mucizelerle kuvvetlendirmiştir. (Peygamberliğini isbat etmesi için mutlaka bir mucize getirmelidir ki insanlar bundan aciz kalarak onun peygamber olduğunu kabullensin.)
    34-Peygamberlerin evveli Adem aleyhisselamdır. Sonuncusu Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. Bazı hadislerde sayıları rivayet edilmiştir.(Bir rivayette 124 bin, diğer bir rivayette 224 bin) En doğrusu, zikredilmelerinde bir adet ile sınırlandırmamaktır. Muhakkak Allahu teala şöyle buyurdu: “Onlardan sana zikrettiğimiz var, sana zikretmediğimiz de vardır.” Sayılarının zikrinde, onlardan olmayanın onlar arasına girmesinden emin olunmaz. Veya onlardan olanın hariç bırakılmasından da emin olunmaz. (Bir sayı ile sınır getirsek belkî bazılarını dahil ederiz. Veya daha fazla ise bir takımlarını da hariç bırakmış oluruz.) Hepsi Allah (Celle Celaluh) tarafından haber verici ve tebliğ edicidirler, sadık ve nasihat edicidirler. Peygamberlerin en faziletlisi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) dir. (O peygamber iken Adem aleyhisselam toprak ile su arasında daha yaratılmamıştı.)
    35-Melekler, Allahu Teala’nın kullarıdır. Onun emri ile işleri yaparlar. (O’na hiç asi olmazlar.) Erkeklik ve dişilikle vasıflanmazlar. (Nurdan yaratılmışlardır. Cinsiyetleri yoktur.)
    36-Allahu Teala’nın kitapları olup onları peygamberlerine indirmiştir. Emirlerini, yasaklarını, vaadlerini ve tehditlerini, onlarda bildirmiştir. (İyilik edenlere cennet vaadi, kötülük işleyenlere de cehennem tehdidi vardır.4 Büyük kitap. Kur’an, Tevrat, Zebur, İncil, Sahifeler:Adem e 10 – Şit’e 50 – İdris”e 30 -İbrahim’e 10)
    37-Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) in uyanık halde iken bedeni ile semaya yükseltilmesi, sonra yüce makamlardan Allah’ın dilediği yerlere kadar (yükselmesi) haktır. (Mi’rac iki kademededir. Kabe’den. Mescid-i Aksa’ya kadar gece yürüyüşüne İsra denir. Bu ayetle sabit olup inkar eden kafir olur. İkinci merhalesi: Mescidi Aksa dan göklere doğru bedeni ile yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı bid’attır.)
    38-Velilerin kerameti haktır. Keramet, adeti yaran bir şekil üzere veliden ortaya çıkar. Uzak mesafeyi kısa zamanda aşmak, yemek, içecek ve elbisenin ihtiyaç anında ortaya gelmesi, su üstünde yürümek, havada uçmak, cansız şeylerin ve hayvanların konuşması ve diğer şeyler gibi.
    Ümmetinden biri olan velinin elinde ortaya çıkan bu keramet, peygamberi için mucize olur. (Velinin kerameti Peygamberinin mucizesinden ona gelen bereketler iledir.) Bununla veli olduğu belli olur. Veli olması ancak dîninde hak üzere olması iledir. Dininde hak üzere olması, peygamberinin risaletini kabul etmesi iledir. (Bu kerametin kendinden olduğunu iddia etse veli olamaz.)
    39-Peygamberimizden sonra insanların en faziletlisi. Ebu Bekir’dir. (Radıyellahu anhu) Sonra Ömer, sonra Osman Zinnureyn, sonra Aliyyül Murteza (Radıyellahu anhum) dır. Halifelikleri, aynı şekilde bu sıralama üzere sabittir. Hilafet, otuz senedir, sonra emirlik ve sultanlık gelir. (Dört halife sırasıyla halife olmuşlardır. Onlardan sonra halifelik, emirlik ve saltanat halinde devam etmiştir. Adaletle hükmedenler hayırla yad edilmiş, zulmedenlerin ıslahına çalışılmıştır.)
    40-Müslümanlar için. hükümlerini geçerli etmek, cezaları geçerli yapmak, surları sağlamlaştırmak, askerleri teciz etmek, zekatları almak için baş kaldıranları, hırsızları, yol kesenleri kahretmek için, Cuma ve Bayramları ikame etmek için, kullar arasında vakı’ olan davaları halletmek için, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul için, velisi olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek için, ganimetleri taksim etmek ve diğer hususları halletmek için, elbette bir imam lazımdır. (Halifenin vazifeleri ana hatlarıyla sayılmış oldu. Buradan İslam devletinin hem dünya ve hemde ahiret işlerini yürütmekle vazifeli olduğu anlaşılmaktadır.)
    41-Bu imamın, açıkta bulunması gerekir, gizlenmiş, beklenilen olması doğru değildir. (Şiilerin dediği gibi ‘Mağaraya saklanmış ve gelmesi beklenen Muhammed mehdi’den başkası olamaz” görüşü yanlıştır. Vaktin en uygun olanı seçilir.) İmam Kureyş’ten olur. Başkalarından olması caiz değildir. Beni Haşim ve Hazreti Ali’nin evlatlarına tahsis edilmez. (Hak halifenin Kureyşten olması gerekir. Eğer böylesi yok ise- kuvveti ile islamı tatbik edecek birinin getirilmesi gerekir. Sadece Hazreti Ali’nin soyuna ait değildir.)
    42-İmamda masum olma şartı aranmaz. (Masum olan sadece peygamberlerdir.) Zamanındaki halkın en faziletli olması şart değildir. Mutlak kamil velayet ehlinden olması şarttır. (Yani Müslüman, akıllı, baliğ, hür olmalı.)
    **Siyaset ehli, hükümleri geçerli yapmaya kadir, İslam yurdunun sınırlarını korumaya ve zalimden mazluma insaf etmeye kadir olmalı. (Asıl özelliği idare sanatını iyi bilmeli- ıslah ve fesat yollarını kavramalıdır. Hükümleri geçerli yapması için kuvvet sahibi olmalıdır.)
    **İmam fasık olmak ve zulmetmekle görevden indirilmez. (İmam günah ve zulüm işlemekle görevden alınmaz, belki dinden dönerse ona artık itaat edilmez.)
    43-Her bir iyi ve günahkar kişinin peşinde namaz kılınır. (İmamların amelinin bozukluğu onlara uymamayı gerektirmez, belki îtikadları ehli sünnetten hariç kalırsa o zaman onların peşinde namaz olmaz)
    **Her bir iyi ve günahkar kişinin üzerine cenaze namazı kılınır.
    (Ölen kişinin günahları araştırılmaz. Hakkında namaz kılan olduğuna şahitlik ediliyorsa müslüman olduğunu kabul ederek cenaze namazını kılarız.)
    44-Ashabın zikrinde ancak hayrı söyleriz. (Onlar arasındaki olaylarda hüküm vermek bizim işimiz değildir. Hepsini iyilikle yâd ederiz.)
    **Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) cennetle müjdelediği on kişinin cennetlik olduğuna biz de şahitlik ederiz. (Bunlar: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha. Zübeyir, Sad ibni Ebi Vakkas, Sad ibni Zeyd, Ubeyde ibni Cerrah, Abdurrahman ibni Avf. (Allah hepsinden razı olsun)
    45-Seferde ve ikamet halinde mestler üzerine mesh etmeyi caiz görürüz. (Bu konu şiiler tarafından çıplak deri üzerine mesh edildiği ve mesh giyinmek inkar edildiği için akaid kitaplarına alınarak ehli sünnetin alameti olduğu bildirilmiştir.) * Hurma şırasını haram saymayız. (Keskinleşip sarhoş edici olmadıkça içilir. Üzüm suyu da şıra halinde iken içilir. Fakat keskinleşip şaraba dönüşünce haram olur.)
    46-Hiçbir veli asla Peygamber derecesine ulaşamaz. (Peygamberlik sadece Allah vergisidir. Artık sona ermiştir.) Kul, kendisinden emir ve yasakların düştüğü bir dereceye ulaşmaz. (Ölünceye kadar ibadetleri yapmakla ve yasaklardan sakınmakla sorumludur. Peygamberler bile son nefese kadar kulluğa devam etmiştir.)
    47-Kitap ve sünnetten olan naslar zahiri manalarına hamledilirler. Bunlardan dönüp, ehli batının iddia ettiği manalara gitmek küfür ile dinden çıkmaktır. (Batıniler derki ayetlerin batini manaları vardırki onları ancak hususi kişiler bilir.Bunların gayesi islamı iptal etmek. Kur’anı yanlış tefsir etmektir. Allah dostlarının ifade ettiği bazı ince izahlar, onların safı olan maneviyatlarının parıltılarıdır, onlar zahir tefsir manasına muhalif bir şey söylemezler.)
    48-Nasları reddetmek küfürdür. (Kat’i hükümleri kabullenmemek küfürdür.)
    Günahı helal görmek küfürdür. Onları hafife almak küfürdür. Şeriat ile alay etmek küfürdür. (Günahı helal görmek, hükmü değiştirmektir. Hafife almak. Allahı tanımamaktır.)
    Allah’tan ümit kesmek küfürdür. Allah’ın azabından emin olmak küfürdür. (Allanın rahmetini umarız, azabından korkarız.)
    49-Gaibten verdiği haberde kahini tasdik etmek küfürdür.(Gaybı ancak Allah bilir. Cinler, melekler ve peygamberlerde bilemez, ancak Allah birisine bildirirse o bilir.)
    **Madum şey değildir. (Mevcut olmayana ma’dum denir. Yok olduğu için ona şey demeyiz, çünkü üzerine her hangi bir hüküm gelmemektedir.)
    50-Dirilerin, ölüler için olan duasında ve onlar için verdiği sadakalar da ölüler için menfaat vardır. (Ölünün amel defteri üç halde kapanmaz. Yaptığı bir mescid, medrese, köprü, çeşme gibi akar. Yazdığı bir ilim kitabı. Yetiştirdiği hayırlı evlat. Bunlardan gelen sevaplar ölüye fayda verir. Ölüler için Yasin ve diğer surelerin okunması da onlara fayda verir.Yapılan iyiliğin sevabının anne ve babanın ruhuna ve bir alime ikram edilmesi de caizdir.)
    **Allahu Teala dualar kabul eder ve ihtiyaçları verir. (Herkesin ihtiyacını ancak Allah temin edebilir, dua yalnız O’na yapılır.)
    51-Peygamber Aleyhisselam’ın haber verdiği kıyamet alametlerinden Deccalın çıkması. Dabbetül arz”ın çıkması. Ye’cüc ve Me’cüc’ün çıkması. İsa (Aleyhisselam) in gökten inmesi, güneşin battığı yerden doğması haktır. (Bu alametler hadisi şeriflerde on tane sayılmıştır. Ayrıca üç tane de yer batması zikredilmiştir.)
    52-Müctehid bazen hata eder, bazan isabet eder. (Müçtehid. Kur’an ve hadisi şeriflerden hüküm çıkarma kabiliyyeti olan derin alimlerdir. Bunlar bütün ilmi gayretlerini kullanarak beyan ettikleri hükümlerde isabet ettikleri gibi yanılmaları da mümkündür. İsabet edene iki veya on mükafat, yanılana bir mükafat vardır.)
    53-Beşerin peygamberleri, meleklerin peygamberlerinden üstündür. Meleklerin peygamberleri, beşerin avamından üstündür. Beşerin umumu, umum meleklerden efdaldir. (Peygamberler en faziletlilerdir. Onların da en faziletlisi Mııhammed aleyhisselamdır. Peygamberlerden sonra dön büyük melek faziletlidir. Sonra Allah dostları, sonra melekler, sonra umum müslümanlar gelir.)
  • 1- Hayat: Diri olmak,
    2- lim: Bilmek,
    3- Sem’: sitmek,
    4- Basar Görmek,
    5- Kudret: Güç yetirmek,
    6- rade: Dilemek,
    7- Kelam: Konusmak,
    8- Tekvin: Olusturmak.
    Bu sıfatların yok sayılması durumunda onların zıttı olan asagıdaki sıfatlar lazım gelir.
    1- Mevt: Ölü olmak,
    2- Cehl: Bilmemek,
    3- Samem: Sagır olmak,
    4- Amâ: Kör olmak,
    5- Acz: Aciz olmak,
    6- Kerahiyet: steksiz olmak,
    7- Bekem: Dilsiz olmak.

    Maturidi’ler Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarına: “Yapmak, yaratmak ve olusturmak”
    anlamına gelen: ‘Tekvin” sıfatnı ekleyerek subuti sıfatların sekiz adet oldugunu
    söylemislerdir.
    Bu Tekvin sıfatı yok sayılması durumunda zıttı olan mana lazım gelmez.
    Zira Allah-u Teala hakkında “Tekvin” (yaratmak, yapmak, olusturmak) sıfatı
    düsünülebilecegi gibi, yaratmamak, yapmamak da düsünülebilir.
    Burada yeri gelmisken Allah-u Teala’nın subuti sıfatlarıyla ilgili bazı açıklamalar yapalım:
    1- Hayat (Allah-u Teala’nın diri olması),
    Allah-u Teala diridir. Bu diriligi ezdi ve ebedi olup baslangıcı ve sonu yoktur. Hudüs
    (sonradan olma) yada fena vasfında (yok olacak nitelikte) degildir.
    2-İlim (her seyi bilmesi),
    Allah-u Teala yerde ve gökte olan her seyi bilir, ona gizli ve açık diye hiç bir sey yoktur. Kainattaki yaprakların sayısı, çiçeklerin, tanelerin, kumların adedi ve denizlerin damlaları onca malumdur. Geçmisi gelecegi, insanın kalbine gelen düsünceleri, diliyle konustuklarını, iç ve dısını çok iyi bilir. O, hazır (görünen) ler ile gaip (görünmeyen) leri bilir. Gaybı (gelecekte olacagı) bilen yalnız O’dur, baskası bilemez, bilenler de ancak O’nun bildirmesiyle bilebilirler. O, unutmaktan, sasırmaktan beri (uzak) tır. Bilmesi kendinden olup duyu organları ve akıl gibi vasıtalarla degildir.
    3- Semi’ (her seyi duyması),
    Allah-u Teala semi’ (duyucu) dur. Sesli ya da sessiz olan her seyi duyar. Bir kimsenin
    kulağına fısıldanıp kendisinin duymadığı seyleri de duyar. Duyması kulak gibi bir aletle degildir. İşitmesi sonradan olma degildir. Yok olucu da degildir.
    4- Basar (her seyi görmesi), Allah-u Teala her seyi görücüdür. Simsiyah bir gecede siyah karıncanın siyah bir tas üzerinde yürümesini görür, ayagının sesini duyar.
    O’nun görmesi göz vasıtasıyla degildir. Bu sıfat da hem ezeli hem ebedidir (sonradan olmadıgı gibi yok olucu da degildir).
    5- İrade (dilemesi),Dileyebilmek, ihtiyar edebilmek sıfatıdır. Yüce Allah irade sıfatı ile vasıflanmıştır. O’nun iradesi ezelîdir. Allah yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile hikmetine göre meydana getirmeyi diler ve dilediği şey mutlaka olur. O dilemedikçe hiç bir şey vücuda gelmez. Hiç bir şey kendiliğinden var olmaz ve kendiliğinden yok olmaz. Ancak Allah’ın dilemesiyle var olur ve yine O’nun dilemesiyle yok olur.
    Allah bütün bu kainatı ezelî olan iradesi üzere yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin milyonlarca cins ve nevilere, ayrı ayrı vasıflara sahib olması, çeşitli özellikleri taşımış olması, hele bir topraktan, bir sudan, bir havadan yararlanan sayısız ağaçların, ekinlerin, meyvelerin çiçeklerin ve canlıların başka başka renklerde ve tadlarda meydana gelmesi ezelî bir iradenin neticesinden başka değildir.
    İşte bütün bunlar, Allah’ın irade sıfatı ile vasıflı bulunduğuna birer şahiddir. Yüce Allah hakkında mecburiyet düşünülemez; O, her şeyi kendi dilemesiyle yaratır. Hiç bir şeyi yaratmaya veya yok etmeye mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir ki, Allah’ın şanına uygun olmaz.
    “Allah dilediğini hemen yapar.” (Hûd: 107)

    6- Kudret (her seye gücü yetmesi),
    Allah-u Teala her seye kadirdir. O, mümkün olan her seyi ve diledigini yaratır. O istese ölüye hayat verir. Ağaç ve tası konuşturur ve yürütür. O’nun güç yetiremedigi hiç bir sey yoktur. o dilese binlerce göğü ve yeri yaratır. Dagları altına ve gümüse çevirebilir. Nehirleri tersine akıtabilir. Akan sulan gümüş ve altın yapabilir. Dilediği kulunu dogudan batıya, yeryüzünden yedinci kat semaya çıkarıp geriye döndürebilir. O’nun kudreti ezeli ve ebedi olup sonradan olma ve geçici degildir.

    7- Kelâm (harf ve sese muhtaç olmadan konusması),
    Allah-u Teala söyler, konuşur fakat O’nun konuşması bize benzemez, konuşması dil ile değildir.
    Bazı kullarına vasıtasız olarak hitap eder. Mesela Musa (Aleyhisselam) a Tur dagındaki nidasıyla, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e miractaki hitabı bu hususta birer örnektirler. Bazı kullarına Cebrail (Aleyhisselam) vasıtasıyla hitap etmistir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e gelen vahiylerin ekserisi böyledir. Kur’an Kerim Allah-u Teala’nın sözüdür. Başlangıcı ve sonu yoktur. Mahlûk (yaratılmıs) olmadığı gibi geçici de degildir.

    8- Tekvin (diledigini yaratması),
    Allah-u Teala diledigini yaratır. Zerreden Kürreye varıncaya kadar her seyi O yaratmıştır. O’ndan baska Halik (yaratan) yoktur. Canlıların hareket ya da sükun (durus) larını, itaat ve isyanlarını, iman ve küfürlerini bütün hayır ve serri yaratan O’dur. Elin hareketi, dilin konusması gözün yumulup açılması hep O’nun yaratmasıyladır.
    Bu hususta Mevla Teala:
    “Sizi de, yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” (Saffat Suresi.96) buyurmaktadır.
    Dolayısıyla herkesin yaptıgı amel ve islerin yaratıcısı Allah-u Teala’dır. Bize verdigi iradey-i cüziyye ile bizi yaptıgımız işlerin faili (yapıcısı) kılmıştır. Bu sebeple herkes yaptıgı islerin ceza ve mükafatını görecektir. Bütün canlıları yaratan O oldugu gibi hepsini rızıklandıran, hasta yapan ve sıhhatte tutan, öldüren ve dirilten Odur.
    Ateşle temas halinde elin ısınması ya da yanmasını, karla ve buzla temasında üşümesini yaratan O’dur.
    Bir kimseyi ateşe atsalar da Allah o kim seyi dilerse yakmamaya kadirdir. Nitekim İbrahim(Aleyhisselam) ı yakmayışı bunun misalidir.
    Yine karlar içindeki bir kulunu üsütmeyebilir. Ancak Cenab’ı Hakkın adeti öyle cereyan eder ki atesle temas yanmayı gerektirir. Allah-u Teala da onu yaratır.
    Üsümeyi yaratan da kar degildir. Ancak Allah-u Zülcelal’dir. Toklugu yaratan da Allah’u Teala’dır. Eger O, tokluğu yaratmasaydı insanlar ne kadar yeseler doymazlardı. Acıkmak ve digerleri de bunun gibidir. Hulâsa Allah’tan baska yaratan ve etkileyen yoktur. Her sey O’nun yaratıgıdır.

    O’nun bu sıfatları zatıyla kaim olup kadimdirler, sonradan olmadıkları gibi yok olmaz ve degismezler. İste Allah-u Teala’yı bu sıfatlarla muttasıf olarak tanıyan kul: “Arif” (Allah’ı bilici) sayılır. Allah-u Teala’yı bu sıfatların zıddı olan noksan sıfatlarla vasıflayan (niteleyen) ise mü’min ve müslüman olamaz. Allah’a inanması da muteber sayılmaz. Nitekim Yahudi ve Hıristiyan alemi Allah a inandıklarını iddia etseler de ona ogul ve hanım isnad ettikleri için kafir sayılmıslardır
  • Sıfatlar konusunu işlemeden önce şu ikazı yapmak yerinde olacaktır. Allahu Teala’nın Kur’an ve Sünnet çevçevesinde tespit edilen bu sıfatlarını okurken ve iman ederken düşüncemizde bizde olan özellikler canlanmamalı.

    Yani mesela Allah’ın görmesi diyoruz. Biz görmek için bir göz yapısına, gö8889zün görme mekanizmasına, görüntüyü algılayan beyne, görüntüyü algılamak için ışığa, renge vs. muhtacız. İşte Allahu Teala için bunların hiçbirisi düşünülemez. Çünkü o muhtaç değildir. Muhtaç olan “İlah” olamaz.

    Dolayısıyla O’nun görmesinden bahsederken aslında insan ve aciz olmamız hasebiyle kendi acziyetimizle tarif etmeye çalışıyoruz. Ne kadar anlatmaya çalışsak o kadar aciz kalırız. Sakın Rabbimizin görmesini, işitmesini vs. sıfatlarını kendi duyularınızla kıyas etmeyin. Bu büyük bir hata olacaktır. Bize düşen şey O’nu bütün acizlikten tenzih ederek bu esaslara iman etmektir.

    Bir müslümanın inancı Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla tek olduguna inanması şeklinde olmalıdır. Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.

    Allah-u Teala’nın sıfatları Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
    Tenzihi (Selbi), sıfatlar: Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyecegini anlatan sıfatlardır.

    Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
    1- Vücut,
    2- Kıdem,
    3- Bekâ,
    4- Vahdaniyet,
    5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
    6- Kıyam bi nefsihi.

    Vücut: Yokluğu düşünülemeyen, var olan. Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur. İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

    Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamak. Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

    Bekâ: Varlığının sonu olmamak. Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.
    Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

    Vahdaniyet: Ortagı bulunmamak. benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur.

    Muhalefetün Li’l-Havadis: Yaratılmıslara hiç bir yönden benzememek. Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

    Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler.

    Kıyam bi nefsihi: Varlıgı için baskasına muhtaç olmamak. Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
    Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz.

    Görüldügü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlıga) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
    1- Yokluk,
    2- Varlıgın baslangıcı olma,
    3- Varlıgın sonu olma,
    4-Ortagı bulunma,
    5- Yaratılmıslara benzeme,
    6- Varlıgı için baskasına muhtaç olma,
    kavramları selb (nefy) edilmistir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmistir.
    Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür gelistikten sonra Selbi sıfatlar çogaltılmıstır.
    Söyle ki: muteber kitaplarımızdan olan
    “Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara sunlar da eklenmistir.
    Allah-u Teala şunlardan da münezzehtir:
    1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi basına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan sey),
    2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekligi olan madde),
    3- Cevher (baslı basına durabilen madde),
    4- Şekle bürünen,
    5- Sınırlandırılan,
    6- Nicelenen,
    7- Hacimli olan,
    8-Birlesik parçalardan tesekkül etmis olan,
    9- Sonu olan,
    10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
    11- Mekan tutan,
    12- Üzerinden zaman geçen,
    13- Kendisine bir sey benzeyen,
    14- Herhangi bir sey ilim ve kudretinin dısında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

    SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
    CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne oldugunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.