"Karım bütün erdemlerin toplandığı bir bahçedir ve ara sıra başımıza gelen , aşmamız gereken zor zamanlarda bile bir an olsun gönlünün güzelliğinden şüphe etmemişimdir ."
Esasen dev bir yarayım ben…
Ana rahmine düştüğüm an duyumsadım acıyı. Kaburgalarımı saran sezgilerim gitmem gereken yeri tarif edip durdular yıllarca. Ruhumun ortasına çöken gitme arzusuna bir süre sonra mukavemet gösteremedim ve oraya gitme isteğiyle ayağa kalkmaya çalıştı fakat ne zaman yürümeye yeltensem dönüp dolaşıp bu dev yarayı, kendimi, tavaf etmekten öteye geçemedim.
İvan İlyiç her an daha çok ölüme yaklaştığını hissediyor, perişanlık içinde çırpınıyordu; ölmekte olduğunu çok iyi bildiği hâlde buna alışmak bir yana, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak da istemiyordu.
Hizmet için sadece Ali vardi ve bu işi çok iyi yapıyordu. Konuk bu konuda ev sahibine beğenisini belirtti.
"Evet," dedi ev sahibi, büyük bir rahatlıkla karnını iyice doyurarak; "evet, bu bana çok sadık ve elinden geleni yapan zavallı bir adamcağız. Onun hayatını kurtardığımı unutmuyor ve görünüşe göre bunu hiç aklından çıkarmadığı için bana karşı içinde hep bir minnettarlık taşıyor."
Ali efendisine yaklaştı, elini tuttu ve öptü.
"Bu güzel hareketi hangi koşullarda yaptığınızı sorsam saygısızlık mı etmiş olurum acaba Sinyor Simbad?" diye sordu Franz.
"Ah! Tanrım, bu çok basit," diye yanıt verdi ev sahibi. "Görünüşe bakılırsa bu garip kendi rengindeki bir adamın yapmasının uygun düşmeyeceği biçimde Tunus beyinin sarayının yakınında dolanıp durmuş; bu nedenle de bey tarafından dilinin, elinin ve kafasının kesilmesine karar verilmiş: birinci gün dil, ikinci gün el, üçüncü gün de kafa kesilecekmiş. Hizmetimde hep bir dilsizin olmasını istemişimdir: Onun dilinin kesilmesini bekledim sonra bir gün önce haşmetmeaplarının çok hoşuna gittiğini gördüğüm göz kamaştırıcı bir çifte karşılığında onu bana vermesini önerdim. Bu zavallının işini bitirmeyi o kadar istiyordu ki bir an kararsız kaldı. Ama tüfeğin yanına haşmetmeaplarının yatağanını onunla parçaladığım bir İngiliz avcı bıçağını da ekledim; öyle ki bey, bir daha Tunus'a ayak basmaman koşuluyla elini ve başını bağışlamaya karar verdi. Öğüt vermenin hiç gereği yoktu. Zındık Afrika kıyılarını uzaktan fark ettiği anda gemi ambarının dibine saklanıyor ve dünyanın üçüncü bölgesi görüş alanının dışında kaldığı zaman ancak, onu bulunduğu yerden çıka rabiliyoruz."
Şu an yaptığınız gibi kitap okurken tek tek sözcüklere ve cümlelere odaklanıyorsunuz elbette, ama zihninizin ufak bir bölümü gezinme halinde oluyor hep. Bu sözcüklerin kendi hayatınızla ilişkisini düşünüyorsunuz. Bu cümlelerin önceki bölümlerde söylediklerimle ilişkisini düşünüyorsunuz. Şimdi ne söyleyebileceğimi düşünüyorsunuz. Söylediklerim çelişkilerle mi dolu, yoksa en sonunda her şey birbirine bağlanacak mı diye düşünüyorsunuz. Birdenbire bir çocukluk hatırası ya da geçen hafta televizyonda gördüğünüz bir şey geliyor aklınıza. "Ana temayı anlamak için kitabın farklı parçalarını bir araya getiriyorsunuz," diyor Jonathan. Kusurlu bir okuma değil bu. Okumak bu zaten. Şu an zihninizin bir parça gezinmesine izin vermezseniz bu kitabı size anlamlı gelecek şekilde okuyamazsınız. Bir kitabı anlayabilmeniz için zihninizin yeterli gezinme alanına sahip olması şart.