Kinyas’la hiçbir zaman fazla konuşmazdık. Çünkü başkalarıyla kurabildiğimiz kolay diyalogları birbirimizle yaratmak çok zordu. Kendisini, uzaydan dünyaya düşmüşçesine yalnız hisseden bir adama ilgisini çekebilecek ne anlatılabilirdi ki? Dışarıdan bizi izleyen bir çift göz olsaydı, herhalde dünyanın en dengesiz insanları olduğumuzu düşünürdü. Yanımızda birileri varken sohbete hâkim olan, mutlaka konuyla ilgili en ilginç cümleleri kurabilen, kahkahalar atan, sosyal ilişkilerden haz alıyormuşçasına karşısındakileri dikkatle dinleyen adamlardık. Ama insanlar gittiği zaman, bir saniye içinde o karanlık halimize bürünüp, biraz önce yaptıklarımızın hepsi de sevmediğimiz ama gerçekleştirmek zorunda olduğumuz işlermişçesine sadece asgarî düzeyde cümleler kurup otururduk. O da ya diğerinin hatırlamadığını itiraf ettiği ortak geçmişimizden gelen bir anı ya da zihinlerimizden birinde kazma kürek zoruyla açtığımız yeni bir kapının bize gösterdikleri olurdu. Birbirimizin doğum gününü bilmez ve bundan gurur duyardık.
"Sence aldatılan biri neden hayatındaki insanı affeder?"
Ani sorusunu cevaplamak için çok düşünmedim. "Sevdiğinden mi?"
Konuşmadan önce derin bir nefes aldı. "Sevgi yüce, kimi zaman ihaneti bile bağışlayacak kadar affedici bir duygudur. Ama çoğu durumda sevgi, ihaneti görmezden gelmeye tek başına yetmez. Neticede insan sevdiğine daha hırçın olur. Ona tahammül gösterdiği gibi kimseye çıkarmadığı pençelerini de ona çıkarır. Aldatmak da böyle bir şey işte, sevenin katlanamayacağı cinsten. Kimse çok sevdiği, kalbini emanet ettiği insanın ihanetine uğramaya göz yumamaz. O insana baktığında gördüğü tek şey yalanları olur."
"Öyleyse insanlar neden kendine ihanet edeni affeder?"
"Cevabı basit," derken nasıl akıl edemediğime şaşırmış gibiydi. "Bağımlılıktan. Karşısındaki kişi olmadan bir hayat sürdürmeyi göze alamadığından. İnan bana, bunun sevgiyle uzaktan yakından alakası yok."