Bosna'm... Güzel Bosna'm... Kalbimde ayrı bir yeri var. Nasıl İstanbul, Mekke, Medine veya Kudüs denince kalbim biraz daha hızlı atıyorsa Bosna deyince de öyle... Osmanlı'ya olan bağımızın bize yansıyan bir tezahürü olsa gerek...
Kitap okumayı ne kadar seven biri olsam da kısa sürede çok fazla sayfa okuyabilen biri değilim normalde. Ancak erkek kardeşim dün akşam elinde abla bak okul kütüphanemizden ne aldım, Bosna hikâyesiymiş deyince elinden kaptığım gibi okumaya başladım bu kitabı. Sabah namazına kadar yarısından fazlasını, gün içinde de tamamını bitirdim 600 küsür sayfanın.
Bu kadar hızlı okumamın sanıyorum ki iki temel sebebi var: İlki kitabın edebi dili bence ağır değildi, aynı kelimeler ve cümleler çok defa tekrarlandı, bu kitap için yapabileceğim en temel eleştirilerden biri de bu olabilir. Öbür yandan pek çok insanın da okuyup daha iyi anlamasına vesile olabilecek ayrı bir avantajı da olabilir bleki okuma hızı sağladığı için fakat edebi dilin iyileştirilmesinin duyguyu daha iyi geçirebileceğini de düşünüyorum.
İkinci sebebi ise güzel bir sevdanın iziyle başlayan kitap öyle büyük ve tarifi zor acılarla devam etti ki iyi bir şey okuyabilmek için bir bölüm daha bir bölüm daha diyerek ilerleyip durdum. Bir süre sonra acaba okumayı bıraksam mı dedim iyi hiçbir şey olmayacak korkusuyla ve okuduklarımın kalbime ağır gelmesiyle... Ama öyle kötü yerlerde bırakmanın ilerlemekten daha çok beni üzeceğini düşündüğüm için hızlıca sonuna gelmeye çalıştım. Onlarca zulüm, ihanet, tecavüz, ayrılık, ölüm... Kalbim paramparça, aklım hayretler içerisinde okudum. Sonu bir nebze olsun iyi bir iki nokta içerse de yaşanan onlarca acının izini geçirmiyor elbette...
Yine de okuduğum için mutluyum çünkü sevmek iddiası tanımak için çabayı da beraberinde gerekli kılar. Ve ben de sevdiğimi
Destan, üçte ikisi tanrı, üçte biri insan olan Uruk Kralı Gılgamış’ın hikâyesini ele alır. Başlangıçta halkına eziyet eden, kibirli ve durdurulamaz bir güç olan Gılgamış’ı dengelemek için tanrılar, doğanın bağrından vahşi Enkidu’yu yaratır. Gılgamış ve Enkidu arasındaki amansız dövüş, tarihin en büyük ve en sadık dostluğuna dönüşür. Ancak Enkidu’nun trajik ölümü, Gılgamış’ın içindeki o büyük canavarı uyandırır: Ölüm korkusu. Gılgamış, krallığını ve tacını bırakarak yollara düşer; tek bir amacı vardır, o da ölümsüzlüğün sırrını bulmaktır. Bu arayış onu Tufan’dan sağ kurtulan tek insan olan Utnapiştim’e götürür.
Kitabın en çarpıcı kısımlarından biri, kutsal kitaplardaki (Nuh Tufanı) anlatılara zemin oluşturan Tufan hikâyesinin binlerce yıl önce Sümer tabletlerinde nasıl yer aldığını birebir görmektir. Kültürel sürekliliği anlamak açısından büyüleyicidir.
Gılgamış'ın hikayenin sonunda anladığı şey, fiziksel bir ölümsüzlüğün imkansızlığıdır. İnsan, ancak arkasında bıraktığı eserlerle, adıyla ve Uruk kenti gibi inşa ettiği "sur"larla (yani medeniyetle) ölümsüzleşebilir.
Gılgamış DestanıAnonim · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20237bin okunma
Kitap İncelemesi – Prens
Bu kitap, siyaseti hayal edilen dünya üzerinden değil, gerçek dünyanın kuralları üzerinden ele alıyor. Güç, liderlik ve devlet yönetimi hakkında alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor. Her fikrine katılmasam da, insan doğasını ve iktidarın işleyişini anlamak isteyen herkesin okuması gereken klasiklerden biri.
PrensNiccolo Machiavelli · Can Yayınları · 201820,3bin okunma
Günümüz selefi akaid anlayışını anlamak için güzel bir eser, ama Türkiye ehli sünnet anlayışı ile uyumlu değil, bu sebeble dikkat edilmeli.
Genede araştırmacılar için son derece yeterli
Marai’den okuduğum ikinci kitaptı. İlk kitapta( Mumlar Sonuna Kadar Yanar ) dilinden ve olay örgüsünden büyülenmiştim, belki diline alıştığım için İşin aslı,Judit ve sonrası beni o seviyede etkileyemedi.
Kitap iki kadın bir erkek arasındaki aşk üçgeni gibi dursa da en az değindiği konu aşktı. 3 ana karakterden olayları dinliyoruz. Ilonka Peter ve Judith.Kitapta bazı bölümleri okurken kitabın beni içine sürüklediğini hissederken bazı bölümlerde boğulduğumu hissettim. Dili yer yer ağırlaştı ve okuduğumu anlamak için kendimi kitaba vermek zorunda hissettim.
*Spoıler *
Ilonka kocasından kendi hissettiği gibi bir aşk ister ama karşısında belki kendisini bile sevemeyen Peter vardır. Kitapta en yakınlık duyduğum karakter Ilonka oldu, Judith ve sonrasında bile koruduğu sakinliği ve Petere sanki bir hastaymış gibi son ana kadar yanında olabilmesi insanüstü bir iyilik haliydi. Kitapta Juditin yıllar sonra ‘Hello’ diyerek açtığı telefon sonrası Peter’in veda bile etmeden evden fırladığı bölümde kitap okumuyor da ihanete uğramış gibi hissettim. Edebiyatın en güzel yanı belki hiç tadamayacağımız duyguları bu derinlikte yaşatması sanırım.
Peter ve Judit’in aşk sandıkları şey aslında birer zihin yanılsamasıydı.İlerleyen bölümlerde bunları itiraflarından anlıyoruz.
Juditin yıllar süren ince planı sonrasında küçük bir burjuva olmaya hak kazandığındaki doyumsuzluğunu okurken yazar sanki bizi uyarmaya,proleter sınıfındaki insanlara karşı dikkatli olmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyor gibi hissettim.
Kitapta burjuva ve proleterlerin arasındaki çatışmalar çok güzel tasvir edilmiş. Juditin burjuvaları anlattığı kısımlar gerçekten ilginçti, sonradan Marai’nin de bir burjuva olduğunu okudum.
Naçizane bir eleştirim olabilir kitapta; ilk iki kısımda bolca eğitimden geçmiş ve kitap okumuş iki kişinin
Kitap, kapitalist sistemde rantın nasıl üretildiğini ve özellikle kentleşme, toprak ve sermaye birikimi üzerinden nasıl eşitsizlik yarattığını açıklayan güçlü bir çalışma. Kitap genel olarak etkileyici ve sorgulayıcı; özellikle politik iktisat ve şehir ekonomisini anlamak için iyi bir anlatım sunuyor. Fakat dili zaman zaman yoğun ve teorik olduğu için okumayı zorlaştırabiliyor ve farklı iktisadi yaklaşımlara daha az yer veriyor. Buna rağmen kapitalizmin görünmeyen mekanizmalarını anlamak isteyenler için oldukça değerli bir eser....