UYAN EY MÜSLÜMAN
Bitmez mi bu uyku Müslüman uyan
Bugün hedef Kudüs yarın ki Mekke
Yaşasın mı sana değmeyen yılan
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke

Birbiriniz yemeyin artık durun
Kardeşleri değil düşmanı vurun
İçimizde bu fitneyi durdurun
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke

Yahudi mescidi aksaya girmiş
Kuranı kerimi yerlere sermiş
Orada müminler medet beklermiş
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke

Müslüman’a tek dost hep Müslüman’dır
Bir silkinin hele Kudüs yuvandır
Asıl Yahudi ki sessiz kalandır
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke

Asıl cihat orda mübarek sefer
Selim han sağ olsa anında gider
Tek bayrak olunuz diyor peygamber
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke

Bahane özgürlük Arap baharı
Viran eylediler kutsal diyarı
Tek amaç bitirmek Müslümanları
Bugün hedef Kudüs, yarın ki Mekke
07-11-2014
Uğur UKUT

Arap baharı bile bir işçinin kendini yakmasıyla başlamış yani bir insan neleri degiştırebiliyor tek mesele senin sen olman

AltıÇiziliCümlelerim, bir alıntı ekledi.
17 Nis 11:51 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Vernem Nihaden
"Vernem Nihaden"; birisini öldürüp/gömdükten sonra izlerini kaybettirmek için çicek yetistirmek/orayı cicek bahcesine cevirmek anlaminda kulanilan Farsa bir deyim. Zizek bu deyimi 'Arap Bahari' icin kullanmis olsa da sanirim cogumuzun icinde neden cicek bahcesi taşıdıgı da bu deyimle daha iyi anlasilmis oluyor...Nice izleri kaybetmek, içimizdeki mezarlari saklamak için, cicek bahceleri yapmak zorunda kaliyoruz. Dişaridan bakanlar bir cicek bahcesi görse de siz bir mezarla yaşadığınızi bilirsiniz içten içe... Yaranin vücudun en canli yeri olduğunu söylerler ya bu da öyledir,en canli/ çiceklerle dolu görülen yeriniz bir mezarliktır belki de...

Apophenia, Ramazan Sarısakal (Sayfa 93)Apophenia, Ramazan Sarısakal (Sayfa 93)
Gulcin akin, Düğümlere Üfleyen Kadınlar'ı inceledi.
15 Nis 13:57 · Kitabı okudu · 35 günde · 9/10 puan

"Çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadardır"  diyen bir ön kapak. Kaçmış, terkedilmiş, terketmiş kadınlar. Ortadoğu da geçen ve Arap baharı n da kurgulanmış düğümlere ufleyen kadınlar... umudunu yitirmiş kadınlar...birbirinden bağımsız hikayeleri olan kadınlar. Her biri yollarda kaderini arıyor.

Gökçe, Büyük Gerileme'yi inceledi.
07 Nis 20:59 · Kitabı okudu · 8 günde

Yine bir bu sitede pek okunmadığı halde basılmasıyla çok ilgi gören kitapla karşınızdayım. Kitaba inceleme yapmaya çalışacağım çünkü pazartesi günü sınavımdan önce birkaç cümle aklıma gelse kâfidir. Aslında daha çok cümle geleceği çok açık, kitabın bazı bölümlerini, bazı cümlelerini kaç kez okuduğumu bilmiyorum.. Son zamanlarda altını böylesine çizdiğim, yanına özetler çıkarttığım sosyoloji kitabım neydi onu da hatırlamıyorum zaten. Bu kitap bu yönden de bana iyi geldi; tam böyle sosyolojiden koptum galiba, sürekli edebiyat eserleri okuyup duruyorum dediğim bir zamanda bana içimden hiç gitmeyecek olan sosyoloji ve siyaset bilimi sevgimi hatırlatmış oldu. Tavsiyem şudur ki: Siyaset bilimcilerimiz, tarihe, sosyolojiye, uluslararası gündem tartışmalarına önem veren herkesin listesine alması gereken bir kitap. 8-9 günde okumuş olsam da sınav stresi olmadan daha rahat okunması gereken bir kitap bana göre. Zaten o zaman 15 gün bile sürse okuması insana çok gelmez..

Kitabın içinde 15 ayrı, çoğu halen yaşayan -Bauman hariç- ünlü sosyologun, tarihçinin, düşünürün makaleleri bulunmakta. Pek önemsediğim Zygmunt Bauman, Nancy Fraser ve Slavoj Žižek'in tartışmaları içinde bulunduran bu kitabı benim ancak kitaptan sorumlu olduğumda öğrenmem de ayıbım olsun. Kitabın belli başlı kavramları, kişileri ve ideolojileri var. Örneğin: "Popülizm", "neoliberalizm", "küreselleşme", "yabancı düşmanlığı", "etnik milliyetçilik" gibi kavramlar olmadan kitabın verilmek istenen mesajları alınamayacaktır. Zaten bu kavramlar sürekli tekrar ettiğinden isteseniz de istemeseniz de bu kavramlar üzerinden düşünmeye alışacaksınız. Veya "Trump"sız hiçbir tartışma yapılamadığını görmüş olacaksınız. Trump'ın yanına bir de Putin, Modi ve Erdoğan geldi mi tartışmalar daha da bir heyecanlanacak. Bütün yazarların tek bir ortak noktası varsa o da: Trump nefretidir. Trump zaferi tüm yazarlara göre hezimetten başka bir şey değil. Böylesine ırkçı, kadın düşmanı, milliyetçi, kaba bir siyasetçinin Amerika Başkan'ı olması kabullenemez fakat tüm yazarlar da yine farkında ki Trump zaferi solun gerileyişi ve yenilgiyi kabullenişidir. Her ne kadar bu durumdan rahatsız olduğunu söylese de sol düşünce siyasetçiler bu durumu düzeltmek için de kendilerini bir türlü geliştiremiyorlar. Žižek'e göre Trump'ın zaferi radikal bir sola zemin hazırlamış olsa da, olması gereken şey radikal bir siyaset yapan solun inşasıdır. (Aslında bizde de durum pek farklı değil. Her gün sol cenahın eleştirilerini, kavgalarını izlesek de gördüğümüz şey çoğu zaman kuru bir gürültü oluyor.) Büyük Gerileme dediğimiz şey aslında "ilerici neoliberalizme" karşı "gerici popülizm"in güç kazanmasıdır. Sağın, gün geçtikçe büyüyüp sola karşı yeni zaferler kazanmasıdır. Peki sağ-sol kavgası neden önemli? Sağ neyi temsil ediyor, sol neyi temsil ediyor? Şöyle söyleyebilirim ki; sağ, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın, milliyetçiliğin, narsizmin bir başka adı iken, sol da demokrasinin, yenilikçiliğin, farklılıkları benimsemenin bir adı oluyor. Trump, Putin, Modi, Erdoğan sağ cephede birlikte yer alıyor. Sol cephede de pek söylenmese de -seçimi kazanamasa da- Clinton, Merkel gibi siyasetçiler yer alıyor. Kimin yazısındaydı pek hatırlayamasam da şöyle bir cümle geçiyor: "İlk siyahi başkandan sonra kadın bir başkanın seçilme gururunu yaşayacakken onun yerine kadın düşmanı, ırkçı birinin başkanlığının üzüntüsünü yaşıyoruz." Bence kitabın Trump bakış açısı tamamen bu cümlede özetlenir. Büyük Gerileme ne zaman mı başlıyor diye sorarsak 2008 diyebiliriz aslında. Ve büyük gerilemeyi yaşatan olaylar nelerdir: Arap Baharı, ekonomik kriz, Brexit olayı, ABD seçimi, mülteci krizi.. Peki gerileme bütün bu olanların bir sonucu mu? Aslında hayır. Bu olanlar olmadan önce de gerileme başlamıştı. Rendueles makalesinde bir örnek veriyor mesela ve sonuç şu: Her ne kadar krizden sonra bir gerileme bekliyor olsak da İspanya'da 2007'deki ekonomik borçlanma 2008'dekinden farklı değil. O zaman eşitsizlik durgunluğun bir sonucu değil sebebi oluyor. Wolfgang Streeck ise büyük gerilemeye şöyle bir yorum getiriyor: Neoliberalizm kürselleşmeyle birlikte veya kürselleşmeyle birlikte neoliberalizm geldi ve büyük gerileme böyle başladı. Demek ki ikisini ayrı ayrı düşünemiyoruz ve demek ki her ne kadr ikisini de ayrı kutba soksak aslında hepsi birbirinin içinde yer alıyor. Zaten kitabın bir başka sonucu da şu: Popülizm gibi neoliberalizmi de sağ-sol, ilerici-gerici diye ayrımak oldukça mantıksız çünkü popülizmin nasıl ber iki tarafı varsa, neoliberalizm de zamana göre merkez sağın da merkez solun da tek düşüncesi olmuştur. Saydığım popülist liderlerin üç ortak özelliği vardır; otoriter, ataerkil ve yabancı düşmanı olmalarıdır bunlar da. Donald Trump'ın 2016'daki zaferi birçok kişi için gerici hareketlerin ilerici hareketler karşı zaferi olarak değerlendirmesini bir kez daha hatırlatıyorum ve bütün kriz zamanlarının -eşitlik ve demokrasi için çalışma zamanlarında da olduğu gibi- siyasi ve toplumsal kutuplaşmayı doğurması bizi şaşırtmamalı.

Bütün bu sonuçlardan sonra kafamda aslında bir sürü soru oldu. Bazılarını kitap bittiğinde kafamdan atsam da bazıları hâlâ kalıcı ve olmamış şeylere karşı sorular olduğu için de cevap verilemiyor. Örneğin: Trump değil de Clinton kaznasaydı eğer kutuplaşma azalacak mıydı? Trump Müslümanlara karşı bu kadar nefret doluyken Hillary Hanım işleri değiştirebilecek miydi? Büyük Gerileme durgunluk yaşayabilir miydi? Gezi Direnişi sanıldığı kadar sadece bir öfke isyanı mıydı? Veya Erdoğan'ı Trump'ın yanına koymak gerçekten sol taraftan bile haklı olarak mı görülüyordu?

Yıl 1994...

Nisan...

Ablam 2 yaşında. Babam Erciş'te usta birliğinde. Ablamın da dillendiği zamanlar artık. Aile büyüklerimiz, konuşturmaktan büyük zevk alıyorlar. Telefon yok. Babamın sesini duyamıyor yani ablam, fotoğraflarını gösteriyorlar, sürekli ondan bahsediyor annem, unutturmuyor. "Taaa Van'da baban!" diye öğretiyor ablama.

Bir gün akşam oturmuş evde herkes,anneannemler de var, çaylar içilirken evin içinde koşturuyor ablam. Annem peşinde koşmaktan illallah demiş, alıyor oturtuyor yere.
"Nerde kızım baban?" diyor. Ablam elini kaldırıyor işaret parmağı havada, "Taavanda!" diyor gösterdiği yere bakarak.

Gözünden yaş geliyor herkesin gülerken. Dünyanın öbür ucunda, çektikleri acılar yüzünden göz pınarları kurumuş insanlardan haberleri yok. 800.000 kişinin katledildiği o kısa sürede ailemin küçük eğlencesi oluyor ablamın "tavan" hikayesi...

Ruanda...

Erzurum büyüklüğünde bir Doğu Afrika ülkesi. Batısında Demokratik Kongo Cumhuriyeti, kuzeyinde Uganda, doğusunda Tanzanya, güneyinde Burundi.

Kahve ve çay ihracatında önemli bir yere sahip olan Ruanda, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Belçika'nın sömürgesi haline geldi. Belçika, ülkeyi Tutsi ve Hutu ırkı olarak ikiye böldü ve ülke nüfusunun %10'unu oluşturan Tutsileri fiziki özelliklerinden ötürü üstün ırk ilan etti. Hutu halkı ikinci sınıf muameleye tabi tutuldu, eğitim, sağlık, iş imkanları kısıtlandı. Tutsiler yönetenler, Hutular yönetilenler oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası değişen dengeler, Belçika'nın bölgedeki hâkimiyetini kısıtladı, Fransa da Belçika'yla birlikte Ruanda üstünde sömürge kurmaya başladı.Azalan Belçika hakimiyeti Hutular için varlıklarını gösterme fırsatı yarattı. 1960'lardan itibaren Hutu zulmü başladı, birçok Tutsi öldü ya da göçtü.

70'li yıllarda darbeyle ülkenin başına geçen Hutu kökenli Habyarimana bütün partileri kapattı, tek partili sisteme geçti. Dönem içinde yaşananlar ve izlediği politikalar yüzünden kendi partisinin de nefretini kazandı.6 Nisan 1994'te başkan Habyarimana, uçağı vurularak öldürüldü ve soykırımı başlatan olay, başkanın öldürülmesi oldu.

Ve devam eden 3 ay...

Kayda geçen 800.000 ölü.. Tutsiler ve onlara yardım etmek isteyen Hutular.-Hamilelerin bebekleri dahil değil bu sayıya-

Radyodan yapılan Yolande Mukagasana'nın deyimiyle "CİNAYETE ÇAĞRI"lar...

En çok Tutsi öldürenin rütbe aldığı bir soykırım.

Cesetlerden oluşturulmuş barikatlar...

Yol kenarlarında kimi kolsuz, kimi bacaksız, iç organları dışarı fırlamış ölüm dilencileri...

İki adımda bir karşılaşılan kesik eller, kollar, bacaklar, kafalar..

Vurularak hindistan cevizi gibi patlatılan kafatasları...

Bir Tutsi'nin anne karnında nasıl durduğunu merak eden Hutu askerinin tek bir hamlede anne karnını palayla deşmesi...

Tecavüze uğrayan binlerce kadın, çocuk...

Akıl sağlığını yitirmiş insanlar...

Hepsinin korkulu rüyası palalı askerler...

Ülke ekonomisinin durumu ateşli silah almaya müsaade etmeyince, kıyım Fransız desteğiyle Hutu halkına karşılıksız dağıtılan palalarla yapıldı.
Bu durum Hutuların işine geldi zira amaçları yalnızca öldürmek değildi. Acı çektirmek, kan dökmek, düşmanlarının kıvrandıklarını görmek onların yegane zevkiydi.

Ölebilmek lüks sayılıyordu. Biraz parası kalan Tutsiler, kendileri için kurşun satın alıyor ve eziyete uğramadan kendilerini öldürüyordu. Sahi, bu intihar sayılır mı ?

Yolande Mukagasana... Bölgede çok sevilen başarılı bir hemşire. Bu soykırımı birebir yaşamış, anı türünde bir eser ortaya koymuş. Kitabın dili, bazı okurları tatmin etmeyebilir ancak anlattıkları çok çarpıcı.

3 çocuk annesi mutlu bir kadın olan Yolande, kocası ve çocuklarıyla birlikte bir gece evini terk etmek zorunda kalıyor. O günden sonra çalılıklar, tarlalar nereyi bulurlarsa orda yaşıyorlar. Kocasının ölümü, çocuklarının kayboluşu... Hutu kimliğiyle saklandığı yerler, başına gelenler...

‎Bir insana insan olduğunu unutturur mu yaşadıkları?
‎Gülümsemeyi unutur mu insan?

‎ Unuturmuş.

Ortaya koyduğu özellikle Batı tespitleri,25 sene sonra hala geçerli.
Avrupa, bugün de Afrika'da yaşayanlara insan diyemiyor. Yalnız Afrika değil, Avrupa dışında yaşayan herkese karşı durum bu. Bir örnek vereyim.

Bugün Türkiye'de kaç mülteci var?
4 milyon mu ? Değil.

1961 Cenevre Sözleşmesi için Mülteci Hukuku'na dair ilk genel düzenleme denebilir. 1967'de yapılan ek bir protokolle, bazı sınırlandırmalar getirilmiş -coğrafi sınır şartı korunmuş-, Türkiye de bu sözleşmeyi bu protokolle kabul etmiştir.

‎Ülkemizde 2014 yılında Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kabul edildi. Bazı kavramlar, tarafı olduğumuz sözleşmenin metnine bağlı kalınarak iç hukukumuzda varlığını gösterdi. Bunlardan biri de mültecilik statüsü...

Yaniii,

Bir insana mültecilik haklarının tanınabilmesi için Avrupa'dan gelmesi gerekir. Aksi takdirde o insan mülteci olamaz. Arap Baharı sonrasında görülen hareketliliğin sonuncunda şartlı mülteci gibi yeni statüler ortaya konmuştur. Bugün ülkemizdeki Suriyeliler "geçici koruma" statüsündedirler.

Avrupa her zaman Avrupa'dır.

Bu konuyu burda noktalamam gerektiği hissine kapılarak Yolande Mukagasana'ya geri dönüyorum.

Son 30 yılda göçen Tutsiler, Yurtsever Cephe olarak Hutulara karşı savaşmakta ve soykırımın başlamasından yaklaşık 3 ay kadar sonra Tutsiler adına başarılı sayılacak hamleler yapmaktaydılar.

Yurtsever Cephe kontrolünde kalan bölgede Tutsi barınakları oluşturulmuş ve ölümün istemediği Yolande'nin bu tarihteki uğrak yerlerinden biri de bu barınak olmuştur.
Barınakta tanıdıklarından çocuklarının katledildiğini öğrenen Yolande, burda kaldığı süre boyunca hastaları tedavi etmiş, gördüğü insanlar kendi deyimiyle "BELKİ SOYKIRIM BAŞLADIĞINDAN BERİ İLK KEZ, RUANDA'DAKİ TEK TUTSİ KADIN OLMADIĞININ BİLİNCİNE VARMASINI" sağlamıştır.

İncelemeyi Mukagasana'nın biz okuyuculara bıraktığı notla bitirmek istiyorum.

" Günün birinde bunları yazarsam, okuyacak gücü kendilerinde bulamayanlar da, Ruanda’daki soykırımın suç ortağı saysınlar kendilerini, diyorum kendi kendime.

Ben, Yolande Mukagasana, insanlığa karşı, Ruanda halkının çektiklerini öğrenmek istemeyen herkesin, cellatların suç ortağı olduğunu ilan ediyorum. Dünya ancak, şiddet gereksinimini irdelemeyi kabul ettiğinde şiddetten vazgeçecektir.

Ne dehşet ne de merhamet uyandırmak istiyorum. Tek isteğim tanıklık etmek. İnce bir bölmenin ardından dinlediğim bu adamlar, bana en kötü ıstırapları vaat ediyorlar, ne onlardan nefret ediyor, ne de onları kınıyorum. Acıyorum onlara. "


İyi okumalar...

Bu kitap ilk baskısını 2009'da yaptı. Bendeki Türkçe olarak yapılan beşinci baskıdır. Kitabın yazarının daha önce başka bir kitabını daha paylaşmıştım. Amerika'da ve Avrupa'da öngörüleri takdir edilen bir politik teorisyendir. Bu kitabında gelecek yüzyılda gelişebilecek politik hamlelere dair tahminlerini anlatıyor. Bu kitabı aslında ilk çıktığı zaman okumuştum fakat tekrar göz attıktan sonra blog yazısını yazıyorum. Bu benim için de iyi oldu çünkü kitabın yazım tarihi olan 2009'dan, şu anki yıl olan 2016'ya kadar gelişen politik olaylarla karşılaştırma imkanı buldum. Bilindiği gibi, 2009'dan sonra yaşanan büyük gelişmeler temelde 2010 sonunda başlayan Arap Baharı, Rusya'nın Ukrayna'nın doğu bölgesini ilhakı ve İslam Devleti'dir. Bunun dışındaki olaylar daha küçük çapta olmasına rağmen ileriki yıllar için bir işarettir. Bu tahminlerin "geleceği bilmek" konusuyla ilgilenmiyorum. Önemli olan, ülkelerin bugünkü potansiyellerinin gösterilmesidir.
Bu kitapta temelde bahsedilen konular şunlardır;

- Çin: Kitapta tahmin edilen Çin, 2010'ların sonuna doğru büyümesini yavaşlatacak ve 2020 yılında zengin doğu kıyısı ve fakir batı toprakları olarak bölünecektir. Doğu kıyıları bölünmeden sonra Japon etkisine girecek ve zengin bir Japon kolonisi görünümü alacaktır. Batı bölgeleri ise Rus yada Türk etkisine girecektir.

- Japonya: Kitapta tahmin edilen Japonya, yüz yıl içinde gelişmesini çok hızlı şekilde sürdürecek ve küresel çapta sözü geçen üç devletten biri olacaktır. Bu çerçevede Çin ve Rusya'nın doğu bölgelerini kendine ekonomik olarak bağlamış ve o bölgelerden ucuz işçi göçlerini sağlamış bir devlet olacaktır.

- Türkiye: Kitapta tahmin edilen Türkiye, 2020'li yıllara kadar hızlı şekilde gelişecek ve Osmanlı zamanlarındaki sınırlarına kadar ekonomik gücünü ilerletecektir. Aynı zamanda komşu Arap devletleri de bu gelişimden memnun olacaklardır. Fakat 2020 sonrasında Amerika ve diğer bölgesel güçler ile çatışmaya başlayan Türkiye, bir düşman konumuna gelmeye başlayacaktır. Bu tahmin yapılırken Türkiye sürekli İran ve Mısır ile karşılaştırılmış. İran'ın nüfus yetersizliği ve mevcut politikası sebebiyle, Mısır'ın ise yüksek nüfusa rağmen gelişemeyen ekonomisi sebebiyle Türkiye ile yarışamayacakları düşünülmüş. Bu kitabın yazımından bir yıl sonra Mısır'da rejim değişikliği olduğunu ve Mursi-Sisi liderliklerinin geldiğini düşünmek gerekir. Aynı zamanda İran'ın nükleer çalışmalarına bu kitapta çok az atıf yapılmış. Halbuki bu İran'ın halen kullanarak kazanım elde ettiği kozlarındandır.

- Polonya: Kitapta tahmin edilen Polonya, Doğu Avrupa'nın lideri konumuna gelecektir. Ukrayna ile birlikte bir hat oluşturarak Rusya'yı engelleyecek, hatta bir miktar çekilmesine sebep olacaktır. Aynı zamanda doğuda Rus ve batıda Alman baskısı sebebiyle ABD'ye daha yakın bir konuma gelecektir. Fakat 2009 sonrası gelişmelere baktığımızda buna çok uzak bir tablo vardır. Rusya, jeopolitik kilitlerden biri olan Ukrayna'nın doğu kısmını ve Kırım'ı kendi toprağına katmıştır ve tüm doğu Avrupa'yı tehdit eder hale gelmiştir. Üstelik beklentilerin aksine, Amerika bu olaylara göz yummuştur. Mevcut politikalar, Polonya'da Amerika'ya ve Avrupa'ya karşı güvensizlik yaratmıştır.

- Meksika: Kitapta tahmin edilen Meksika, 2100 yılına kadar çok hızlı şekilde gelişecek ve Amerika ile sınır çatışmalarına girecektir. Yüzyılın sonunda da bir savaşa sebep verecektir, buna referans olarka Teksas Ayaklanması gösterilmiştir. Bu duruma da Amerika tepki verecek ve yanı başında bir düşman bulmuş olarak şaşkınlıkla yeni politikalar üretecektir. Bu tahmin kısmen doğrulanmıştır, fakat tahmin edildiğinden çok daha öncesinde başlamıştır bu sorun. Yazar, 2030-40'lı yılların başkanlık seçimlerinin temel konularından birinin Meksikalı göçmenler olacağı tahmininde bulunmuş. Fakat 2016 seçimlerindeki retoriğe baktığımızda bunun şu an bile temel bir retorik olduğunu görebiliriz. Üstelik yazarın tahmin etmediği bir konu; büyük şirketlerin Amerika dışına göçleridir. Bu göçler bu yılki Amerikan seçimlerinin en büyük konusudur ve göçlerin bir kısmı da ucuz işgücü sağlayan Meksika'yadır.

Kitap hakkındaki yorumum bu sefer biraz uzun oldu fakat gelişmelerin, tahminlerden daha kısa sürede gerçekleştiğini görmeniz için bu kitapları da bilmeniz gerekir. Okunması da çok rahat ve haritalarla desteklenmesi çok yerinde olmuş. İlgilenenlere tavsiye ederim.

Bu kitap ilk baskısını İngilizce olarak, Little, Brown Company tarafından, 2010'da yapmıştır. Yazarı Graham Fuller, 20 yıl boyunca CIA'in Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan ve Çin bürolarında çalıştıktan sonra teşkilattan ayrılarak 12 yıl boyunca RAND Corporation'ın siyaset bilimi başkanlığını yapmıştır. Üstün düşünce yeteneğinin yanında bildiği yabancı diller ile de dikkat çeker. Bu kitapta tartışılan konu; "İslamın olmadığı bir dünya hayal edilebilir mi?" "olmasaydı bugünkü dünyadan farklı hangi olaylar yaşanabilirdi" gibi sorulardır. Bu soruları çok kişiye sorarsanız uçuk cevaplar alırsınız. Fakat Fuller gibi bilgili bir adamın bu konuya cevabı; bugünkü dünyadan çok farklı olmayacağıdır. Kitapta bu düşüncesine dayandırdığı psikolojik, politik ve jeopolitik dayanakları detaylı olarak anlatıyor. Aynı zamanda Hristiyanlık tarihini de kısaca anlatarak, Ortodoksluk ve Protestanlık benzeri reformların İslamdaki karşılıklarını inceliyor. O bölüm bence gerçekten önemli. Bunun dışında; bugünkü resmi olan veya olmayan İslam devletlerinin sınır bölgelerindeki komşuları olan Rusya, Çin ve Hindistan gibi güçlerle ilişkilerini anlatıyor. Kitap hem çok kapsamlı hem bilgi verici. bu konular üzerinde yeteri kadar düşünmemiş olanlara da yeni fikirler ve yeni sorular vereceği kesin. Tavsiye ederim. Okurken dikkat etmeniz gereken tek bir şey var; bu kitap yazıldığında yıl 2010'du. Yani Arap Baharı dönemi veya Işid gibi İslami temelleri olan politik hareketler yoktu.

Hüsnü Mahalli, Tunus ve Libya'da çıkan ayaklanmalardan öncesinde de takip ettiğim, Arap coğrafyasında çokça dolaşan bir yazardı. Arap Baharı denilen olaylar zamanında da medyada konuk oldu ve ilgililerce tanındı. O zamanlarda söyledikleri bir "Ortadoğu uzmanı"nın söyleyeceği ciddiyetteydi. Bu kitap da o zamanlarda yayınlanmıştı. Kitabın içerdiği coğrafya aslında tüm bir İslam coğrafyasıdır. Batıda Fas'tan doğuda Afganistan'a kadar ve güneyde Etiyopya, Somali ile kuzeyde Türkiye hakkında yazılar bulunur bu kitapta. 2012 için faydalı bulduğum bir kitaptı. Fakat sonraları bir politik taraf tutmaya başladığını düşünüyorum ki; Türkiye'nin mevcut hükümetinin yaptığı her işe karşı çıkmaya başladı. Diplomaside uzun vadeli ve kısa vadeli planlar vardır. Uzun vadeli plan doğrultusunda giderken kısa vadeden taviz verilebilir. Uzmanlar da bu uzun vadeyi görebilen insanlardır. Bu yüzden, kısa vadeli her olayda bir devrim yaratılmasına karşıyım. Ortadoğu devlet ilişkileri ile ilginenlerin okuyabileceği ve tartışabileceği bir kitaptır.