Derin bir yarayla can çekişiyor
Yalandan gülümsüyorum
..Yüreksiz bir ölümlü oluyorum
Günahlarla örtülü karanlıklar da kayıp, Aranıyorum… Korkuyorum!
..sesimi yalnız kendim işiterek uzun uzun ağlamak
..İçimde artarak kanayan kesikler
Acemisi olduğum hüzün
Dudaklarım büklüm büklüm
Üzüntümü saklama niyetim yok
..Ayrı bir benle kavgalardayım
..Sokakta düşen çocukları kaldıran insanların
Hayatta düşen insanları görmediğini
Büyüyünce bu kadar çok şey öğreneceğimi
Ve insanlığımdan utanacağımı bilmiyordum
“Kademe kademe arazi satışları arttıkça Musevi liderler kendilerine ait bir devlet için baskı yapmaya başlamışlar ve Araplar Musevi istilasından korkmaya başlamışlardı. Çoktan 30.000 köylü Arap yani kırsal nüfusun dörtte biri arazilerin Yahudilere satılması ve birçok Arap arazi sahiplerinin başka ülkelerde olmasıyla evlerinden çıkarılmışlardı. Filistin kentlerindeki aileler fakirleşmişler ve birçoğu yeni gelen Yahudilere evler inşa ederek para kazanmaya başlamışlardı. 1930'ların ortalarında Arap liderler Yahudilere arazi satmanın devlete karşı ihanet olduğunu ilan etmişlerdi. Ayrı bir Musevi devletine karşı çıkıyorlar ve gittikçe artarak, İngilizlerin Filistin'den çıkmalarını istiyorlardı..”
Varoluşsal yalnızlığı hissedebilen insanlar yaşamın içerisinde durup duygularını dinleyebilen insanlardır. Zaten bunu yapabildikleri için kendilerini diğer insanlara göre daha iyi tanıyabilirler. Örneğin böyle bir insan başına gelen can sıkıcı bir olay karşısında hemen kendini temize çıkarmaya çalışmaz. Bunun yerine üzerine düşen sorumluluğu görmeye ve nerelerde hata yaptığını anlamaya gayret eder. Olaylar karşısındaki bu cesur tutumu sayesinde her geçen gün içgörüsü gelişir, içinde bulunduğu dar sınırları, varoluşsal yalnızlığı fark eder ve ruhsal anlamda bir tekâmül ve genişleme süreci yaşar. Artık çevresiyle sanal arkadaşlıklar kurarak zamanını boşa harcamak yerine kendini daha kaliteli insanlarla, daha derin ilişkiler kurmaya adar.
İçlerindeki varoluşsal yalnızlığı hissedemeyen, duygularına yabancılaşmış insanlarsa sürekli kendilerinden kaçar, kalabalık ortamlara girer, yüzeysel ilişkilere yönelir, değersizlik duygularını başkalarına yıkmaya çalışır ve böylece diğer insanlar üzerinden kendilerini tamamlamak isterler.
Ancak ne yaparlarsa yapsınlar nereye giderlerse gitsinler içlerinde dönüp duran o varoluşsal boşluk ve anlamsızlık duygusundan kurtulamaz, her defasında buna yakalanırlar. Sonra da bu duyguyu anlayıp yüzleşmek yerine onu başka insanlara yıkar ve kurtulmaya çalışırlar. Bu hiçbir işe yaramadığı gibi içlerinde dönüp duran o huzursuzluğun ve boşluk duygusunun bir kısır döngü hâlinde artarak büyümesine neden olur. Oysa bu duygulardan kaçmak yerine onlarla yüzleşmek, onları anlamaya çalışmak bu konuda yapılabilecek en doğru ve kestirme yoldur.
Gerçeğin istisnası olmaz dedim ve gerçek şu ki, insan ne yaşarsa yaşasın o anda olur biter. İnsanı mahveden, insanı bir travma kurbanı haline getiren o yaşadığından çıkardığı hikayedir, sonuçtur. Kimliktir ve o sonuca tutundukça, her gün o yaşananın etkisi artarak tekrar eder.
Beklemek, her an bir şey olması ihtimali içinde,
saatlerce, günlerce hiçbir şey olmadan beklemek…
Türlü ihtimallerle zaman zaman yüreğinizin
çarpıntısı artarak beklemek.