Çağdaş edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Otomatik Portakal bizlere birey ve özgürlük bağlamında bir distopya sunuyor.
Üç bölümden oluşan romanın ilk bölümü Alex ve çetesinin suç dünyasını ele alırken ikinci bölüm işlediği bir suç yüzünden hapse giren Alex’in hapishane hayatını anlatıyor. Üçüncü ve son bölüm ise Alex’in hapishaneden çıkışı ve hapishane dışındaki hayatını okuyuculara aktarıyor.
Birinci bölümdeki suç dünyası içinde yer alan Alex “kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de gururla ve keyifle yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin veremezler çünkü bireylere izin veremezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim. Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum.” diyerek birey-devlet, devlet-özgürlük ilişkisini iç konuşmalarıyla ele alıyor. Birey kötülüğü de iradesiyle yapmalıdır. İrade olmadan insan ya da birey olmayacağı gibi özgürlük de olmayacaktır.
İkinci bölümde ise Alex artık hapishaneye girmiştir. Kendisine bir numara verilir. Artık ismiyle değil numarasıyla çağrılır. İnsan değildir çünkü artık bir sayıdır Alex. İlk bölümde kötülüğün tarifi yapılırken bu bölümde ““İyilik içten gelir 6655321. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.” diyerek iyiliğin tarifi yapılır. Ama yine dikkat çekici olan kötülük gibi iyiliğinde seçimle olacağından dem vurulmasıdır.
Üçüncü bölümde ise uygulanan bir tedavi ile Alex hapishaneden çıkar. O artık uyumlu bir yurttaştır hapishanede olduğu gibi artık bir sayıdır sadece insan değildir. İyilik yapmak gibi kötülük yapmak hakkı da elinden alınmıştır. Bu