• İki kişilik bir bencillik ve karşındakinin yüreğini yeme oyununa 'aşk' diyenleri anlamak mümkün değildi,sana göre.
  • İki; onu tanımam için onunla tanışmama gerek yoktu. Bu mesele biraz çetrefilli aslında. Kalbinize giren kurşunun sizi öldürmesi için, kurşunun özelliklerini bilmeniz mi gerekir? Aşk benim yaramdı.
    Peki nasıl başlamıştı? Bunun bir önemi var mı? Siz hiç âşık olmadınız mı? Nasıl başladığına göre değişiyor mu her şey? Tahmin ettiğiniz gibi. Gördüm ve başladı. Zaten böyledir hayat, yanılıyor muyum? Bir gün bir şey görürsünüz ve o şeyi gördüğünüz andan sonra artık hiçbir şeyi eskisi gibi görmez olursunuz.
  • Ustam!
    Aklım firarda.
    Gözbebeklerim de müebbet hüzün,
    Dilimde ay kesiği bir yara,
    Düşüm kırık dökük,
    Umudumun boynu bükük,
    Bir öksüzün omuzlarında sukut.
    Yüreğim sana emanet sıkı tut.
    Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
    Bir hain kurşunu gelip deşmesin.

    Ustam,
    Ne zaman o senin bildiğin zaman,
    Ne sevda gördüğün masallardaki.
    Eskiden,
    Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
    Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
    Mendillere yazılırdı isimler,
    Yüreklere kazılırdı gizlice.
    Sevdalılar asil ve de yürekli
    Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
    Oysa şimdi;
    Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
    Meşru sevdalardan,
    Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
    Günahkar gecelerden.

    Beni herkes sevdaya asi sanır,
    Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
    Hasret tanır,
    Zulüm tanır,
    Ölüm tanır,
    Yüzüm yüzümden utanır.

    Yorgunum ustam;
    Ne katıksız somun isterim senden,
    Ne bir tas su,
    Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
    Var gücünle asıl sükunetime,
    Çığlığım kopsun,
    Uzat ellerini güneşe dokun,
    Uyandır uykusundan,
    Tut yüreğimden ustam tut,
    Tut beni, sür güne…

    ~Serkan Uçar

    https://www.youtube.com/watch?v=5hnbe1-TwhQ
    ~Tuncel Kurtiz
  • Erkekler ve kadınlar aşk edimi denen şeyde çabucak birbirlerini yutarlar ya da iki kişilik uzun bir alışkanlık geliştirirler. Bu uçlar arasında çoğunlukla bir orta nokta yoktur. Bu da özgün bir şey değil. Her yerde olduğu gibi Oran’da da zamansızlıktan ve düşünmemekten insanlar bilmeden birbirini sevmek zorundadır.
  • Albert Einstein, o özel kişiye aşkımızı tamamen kimyasal bir şekilde açıklamanın bütün büyüyü yok edeceğini söylemiş. Ancak sevsek de sevmesek de nörokimyanın önemli olduğu bir çekim veya takıntılı tutku süreci vardır. Bu oldukça karışık ve inanılmaz bir alanın sınırlarını çiziyor. Aynı zamanda kim olduğumuzu da belirliyor.

    Romantik ya da felsefi bir bakış açısından aşk şairlerin ve yazarların her gün bahsettiği bir konu. Bu duygunun anlatıldığı edebi dünyaya girmek isterdik. Aşkta kesinliklerden çok gizem olduğu söylenebilir. Ama konu aşık olmaya gelince- biyolojik açıdan- bize bu konuda en doğru bilgiyi verecek olanlar nörologlardır. Belki istediğimiz çağrışımları yaptırmasalar da en objektif ve gerçek sonuçları onlardan alabiliriz.

    “İki insanın bir araya gelmesi iki kimyasal maddenin birleşmesi gibidir: eğer bir reaksiyon olursa ikisi de değişir.”

    – C.G. Jung


    Antropologların bile bu konu üzerine ilginç düşünceleri var. Bunlar sinir bilimi sayesinde edinebildiğimiz kimya bilgisiyle iyi örtüşüyor. Aslında, bu alanda oldukça çekici bir bilgi var. Uzun süreli ilişkilerin altında yatan süreci açıklayabileceği düşüncesi. Bir şekilde istikrarlı ve mutlu kurulan ilişkileri açıklayabilecek bir fikir.

    Antropologlara göre insanın beyninde üç farklı “eğilim” var. İlki cinsel uyarımın davranışlarımızı çokça etkilediği bir tanesi. İkincisi ise “romantik aşk”ı tanımlıyor. Burada bağlılık, duygusal ve kişisel yönlerden bir ilişki yaratmış oluyoruz. Üçüncü eğilim ise sağlıklı bir bağa odaklanır. Bunda çiftin karşılıklı çıkar sağladığı anlayış söz konusudur.

    Şimdi ilişkide istikrar ve mutluluğun nerden geldiği hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak istiyoruz. Bu herkesin ilgi duyduğu bir konu. Aşık olmaktan bahsediyoruz. Aşkın kimyasından söz ediyoruz. Tuhaf, yoğun, özel ve kimi zaman bizim için mümkün olabilecek en kötü kişiye aklımızı gözlerimizi ve kalbimizi bağladığımız karmaşık bir süreç bu. Ya da belki bizim için dünyadaki en doğru kişiye…

    Belki de aşık olmanın sadece nörokimyasal mercekten bakarak açıklanabileceğini düşünüyorsunuz. Ya da bu çekimin nörotransmitterlerin katıldığı süreçle ve aşkın kimyasıyla birlikte giden değişenlerin formülünden çıktığını sanıyorsunuz. Beynimizde büyünün, arzunun ve takıntının oluştuğu yerden…

    Ama sandığınız gibi değil. Her birimizin belirli, derin, kendine özgü ve hatta bilinçsiz tercihleri var. Aslında karakteri bizimkine benzeyen insanlara aşık olma eğilimindeyiz. Bu insanlar hemen hemen bizimle aynı zeka düzeyinde, aynı zevklere, aynı mizah anlayışına ve değerlere sahip olur.

    İşte burada oldukça merak uyandırıcı ve kayda değer bir şey var. Bizimle aynı karaktere sahip otuz kişilik bir sınıfta olabiliriz. Bizimle aynı değer ve zevklere sahip olsalar bile onlardan birine asla aşık olmayabiliriz. Hintli şair ve felsefeci Kabir aşk yolu uzundur ve kalpte yalnızca bir kişi için yer vardır demiş. Peki aşkın kimyasına başka neler dahil?

    “Dopamin, norepinefrin, serotonin… aşık olduğumuzda doğal bir ilaç fabrikasına dönüşürüz.”

    – Helen Fisher

    Genlerin etkisi
    Soyut, görülmez, fark edilmezdir. Şimdi size genlerin kişiler arasında çekime neden olan başkalarının duyamayacağı bir koku yarattığını söylersek buna inanmayabilirsiniz.

    Fakat genler dışında bize özel bir koku veren başka bir etken var. Bunun bilincinde değiliz ama bu çekicilik üzerinde etkili. Bu da bağışıklık sistemi, daha özele inersek MHC proteinleridir.
    Bu proteinlerin vücutta özel bir rolü var: savunmacı reaksiyonlarımızı tetikliyor.
    Örneğin erkeğinkinden farklı bağışıklık sistemi olan bir kadının o erkeği çekici daha çekici bulduğunu biliyoruz. Bu evrede yön verici olan kokudur. Kişi kendi genetik profilinden farklı birini tercih ediyorsa bunun bir nedeni var. Bu çiftin çocukları olursa daha da karmaşık bir genetik yapıya sahip olacaktır.

    devamı için https://aklinizikesfedin.com/...i-neden-asik-oluruz/
  • Aklım firarda.
    Gözbebeklerimde müebbet hüzün,
    Dilimde ay kesiği bir yara,
    Düşüm kırık dökük,
    Umudumun boynu bükük,
    Bir öksüzün omuzlarında sukut.
    Yüreğim sana emanet sıkı tut.
    Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
    Bir hain kurşunu gelip deşmesin.

    Ustam,
    Ne zaman o senin bildiğin zaman,
    Ne sevda gördüğün masallardaki.
    Eskiden,
    Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
    Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
    Mendillere yazılırdı isimler,
    Yüreklere kazılırdı gizlice.
    Sevdalılar asil ve de yürekli
    Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
    Oysa şimdi;
    Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
    Meşru sevdalardan,
    Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
    Günahkar gecelerden.

    Beni herkes sevdaya asi sanır,
    Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
    Hasret tanır,
    Zulüm tanır,
    Ölüm tanır,
    Yüzüm yüzümden utanır.

    Yorgunum ustam;
    Ne katıksız somun isterim senden,
    Ne bir tas su,
    Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
    Var gücünle asıl sükunetime,
    Çığlığım kopsun,
    Uzat ellerini güneşe dokun,
    Uyandır uykusundan,
    Tut yüreğimden ustam tut,
    Tut beni, sür güne...

    Serkan UÇAR
  • "İnsanoğlunun en büyük savaşı zalimlere karşı açılmalı."

    İnceleme ve anım, İbrahim (Sisifos) 'a ve Sait Faik'le olan dostluğuna ithaftır.

    Anım-Tanışıklığım:

    Üniversiteye ilk gittiğim zamanlar, ruhum çok daralmıştı. Her insanın başından geçebilecek şu meşhur rehavetlerden, benim de payıma düşmüştü. Karabük Üniversitesinde okuyan arkadaşlar daha iyi bilir, kütüphanemiz diğerlerine nispeten biraz daha şaşaalıdır. İlk yapıldığı sıralar, baya gündem edilmişti, gösterişliliği. Ben de üniversite'ye gitmeden, o kütüphanenin hayalleriyle ve aktiviteleri ile doldurmuşum zihnimi. Biri kolumdan tutsa, gel böyle böyle bir şey yapalım diye, benim cevap hazır kıta bekliyor;
    -Şüphesiz, ben sizin istediklerinizi yapmak için yaratılmadım. :)
    (Bu benim, bir yerlere gitmek istemezken, ve bir işi yapmak istemiyorsam, kullandığım meşhur 'red' yöntemlerimdendir.)
    - Hayır, hayır, tüm sizlerin gazabından, yine kütüphanelere sığınırım. diye de eklerim.

    Sait Faik'le tanışmam; Sait Faik'i elbette duymuştum, gerek sosyal ağlardan, gerek herkesin civarında bulunan edebiyat öğrencisi-öğretmeni arkadaşlarımdan birinden. Ama hafızamda en yer edineni; yapma ya, sen de mi, diyeceğiniz bir diziden duymuştum. "Kiralık Aşk" dizisinden. Evet, Barış Arduç vesilesiyle tanıştım, Sait Faik'le. :)

    Üniversitede halletmemim gerektiği o ilk işle(mle)rimi hallettikten hemen sonra, bahsettiğim kütüphane'ye doğru yol aldım. Aklımda bir abimin tavsiye ve hayranlığı sonucunda okumamı istediği Marcel Proust'tan 'Albertine Kayıp' kitabı var. Yeni bir şehirde bulunmamın ve orada bir süre kalmam gerektiğinin bilinciyle mi gerçekleşen bir durum muydu, bilemiyorum ama; 'Kayıp' sözcüğü, haddizatında, zaten zihnimi tavaf eder dururdu. Çok tuhaf düşüncelerle dolup taşardım, üzerine düşününce...

    Kütüphaneden elimde şu 3 kitapla çıktım;
    1-Marguez'den, Bir Kayıp Denizci
    2-Proust'tan, Albertine Kayıp,
    3- Sait Faik'ten, Kayıp Aranıyor
    (Bu üç kitabın da ben de efsane izleri vardır. Üç yazarla da 'Kayıp' sözcüğü vesilesiyle tanıştım. Ve bu üç yazar da, şimdi en iyi edebiyatçılar sorusuna, vereceğim cevaplar arasındadır.)

    Kayıp Aranıyor:

    Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir kadın. Çevresinin ne dediğine aldırış etmeden, topluma karşı, kendi istek ve arzularıyla tavizsiz bir şekilde hayatını ikame ettirmeye ve bu bilinçlikle hareket eden, bu zorluklarla cebelleşen bir kadın...Toplumun ona dikte etmeye çalıştığı, 'başkaları ne der' ayıbına, tamamıyla kulaklarını tıkamış, nevi şahsına münhasır bir kişilik. Kadının ismi Nevin;
    (Bana edebiyatı sevdiren, kitap okuma alışkanlığı kazanmamda ki en etkili insanlardan, edebiyat öğretmenim, Nevin hocamı da bu vesileyle anmış olalım. Onun gibi insanların-öğretmenlerin, tüm okulları kuşatması dileğiyle.)

    Kanaatimce kitapta iki tane Nevin'imiz var, Konsolos Vildan Bey'in kızı okumuş-görmüş Nevin ile, otobüs biletçisinin elini öpmesine müsade eden, mutsuz bir evlilikten çıkmış, aldatılmış Nevin. Karışık bir olay örgüsü ve aynı zamanda uzun soluklu okunması gereken edebi bir roman. İnsanı hüzne boğan, bir iki diyalogla bile; insana, davranışlarını ve yaşam tarzını sorgulatmaya iten, bir anlatım-öykücülük tarzı var. İlk okunuşta anlaması-kavraması, yani değinmek istediği asıl mevzular, çok kitap devirmiş insanlara da nasip olmayabilir. Ben ikinci defa okumaya ihtiyaç duyanlardanım ve bunu zevkle yapacağımdan sizler de emin olabilirsiniz.

    Sait Faik'i okuyanlar bilir, daldıkça derine inersiniz. Bu kitapta onlardan biri, ve çoğumuza ağır gelebilir. Yüzeysel okumalarımız, bize tad vermeyeceği gibi, okumuş olduğumuzdan bir anlam da çıkaramayız. Bu eserin, salt edebiyat ve roman olarak kategorize edilmesi taraftarı da değilim. Bir 'Eleştiri' türünde yazılmış da diyebilirim. Tabi bu benim kanaatim. Toplumsal normlara getirmiş olduğu eleştiriler ve ele almış olduğu konu, hepimizin çok yakından tanık olduğumuz ve genellikle mani olunamayan mutsuz birlikteler. Ve bunun sonucunda ortaya çıkan mutluluk gereksinimleri. Bu mutluluk yolu yolcularına yüklenmiş kişiliklerle, anlamı zor ve defalarca okunmaya değer bir kitap. MEB onaylı 100 temel eserlerden olan bu eseri; Sait Faik'in, Çehov tarzı durum öykülerinin edebiyatımızdaki en büyük yazarı olduğunu unutmayarak, en yakın zamanda okunacaklarınızın arasına katın derim.

    Okumaya vakit ayıran herkese teşekkür ederim.
    Keyifli okumalar