Düşünce tarihine baktığımızda, trajik düşünürler ve anti-trajik düşünürler arasında bir ayrışma tespit edebiliriz; bizzat kendisi trajik olan bir çatlak gibi de görülebilir bu. Bir tarafta anti-trajikler: İsa ve Marx, Buda ve Sokrates, ve ayrıca Keynes ve genel olarak mutluluk felsefeleri. Onlara göre her şeyin bir anlamı vardır, her şey dünyevi veya göksel bir kurtuluşla iyi biter. Diğer tarafta trajikler: Kant ve Freud, Nietzsche, Max Weber ve Schumpeter. Onlara göre, gölgesi olmayan ışık yoktur, görünmezlik olmadan görünürlük, mutsuzluk olmadan mutluluk, hep mutlu geçen bir aşk da yoktur.
İstersen şöyle gidelim: İşin hem başı hem de sonu değil, yani tamamı değil, ama en başı devrimciliktir. Devrimcilik, insanın içinde yaşadığı düzenin, toplumun,
sonra da dünyanın köklü biçimde değişmesi gerektiğine inanması, bunun için mücadele etmesidir. Dolayısıyla devrimciliğin işin en başında bireysel düzlemde duygusal-psikolojik bir boyutu olduğunu
söyleyebiliriz. Belki "devrimci romantizm" de denebilir.Romantizm dediğimde bunu bizde çok yapıldığı gibi aşk meşk işleriyle karıştırma. Dünyaya ve ülkeye bakışta birey eksenli duygulanmaları, esinlenmeleri ve
belirli bir öznelliği kastediyorum.
Söz ki, ucu kırılan bir hançerdir elimde
Korsanlar kuşatıyor duygu memleketini
Dargın ve merhâmetsiz bir gecenin ardından
Çilekeş bir gündüzün ürkek karanlıkları
Fışkırıyor harflerin kapı aralığından
Hançer deli, haramî, hançer ücra ve paslı
Gönül mahkûm, yaralı, gönül tenhâ ve yaslı
..