M. Emin Çevik, bir alıntı ekledi.
21 May 19:01 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

'Sence hiç, aslandan kaçamayan ceylanı gidip kurtarmak etik mi? O ceylan, aslandan kaçabilecek güçte olsa kaçardı. Elinden son anda kurtulabilse, güçlenerek yaşamına devam ederdi. Peki, sen o ceylanı gidip aslanın ağzından kurtarırsan ne olur? Bu sefer hak etmiş aslana kötülük olur. Yani her yardım, aslında bir başkasına kötülüktür.'

Şizofren, Emre Timur (Sayfa 246 - AZ Kitap)Şizofren, Emre Timur (Sayfa 246 - AZ Kitap)
Özge, Kavgam'ı inceledi.
11 May 21:18 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Nasyonel Sosyalizm ve Hitler ideolojisi. Okuduğum en muhteşem kitaplardan biri. Yakın tarih adına yazılmış bütün tabuları yıkacak zalimin meşrulaştırıldığı ve bunu gülümseterek yaptığı bir kitap. Hitler'e olan hayranlığım bir katil oluşundan değil, güçlü oluşundandı. Bu yüzden de onu tanımak için çok mücadele ettim. Kimsenin kabul etmediği ve sevmediği birini tanımaya çalışmak, okumak kadar zor başka bir şey yok. Eğer fikirleriniz, siyasi görüşünüz, demokrasi sevdanız varsa bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Neyi yapmamanız gerektiğini yaparak anlatmış. Daha iyi bir sosyalist olursunuz. Eğer özgür hissetmiyorsanız yine bu kitabı okuyun. Nasıl düşünmeniz gerektiğini anlatıyor.
Bence, eğer sıradan bir insansanız ve istihdam ettiğiniz kişi sayısı 4 yada 5 ise ailenizi korursunuz. Kötü olduğunu hissettiğiniz şahıs veya unsurları uzaklaştırmak için bir yöntem seçersiniz. Yanlış olup olmadığı önemsizdir. Eğer istihdam ettiğiniz kişi sayısı milyonlar ediyorsa ailenizi korumak için yine bir yol seçersiniz. Hitler'e göre seçtiği yolun yanlış olup olmaması önemsizdir.
Bir aslanın ağzından ceylanı, kedinin ağzından fareyi almıyoruz. Nedenini düşündüren bir kitap..
Herkesin en az bir kez okumasını tavsiye ederim

Gizem Yüksel, bir alıntı ekledi.
18 Mar 00:16 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sevgili Dost, kim kazandı?

Hepsinden hızlı koşan mı?
Çıtayı düşürmeden sıçrayan mı?
Kelebek gibi kaçıp, arı gibi sokan mı?
Kim kazandı?

Sabahlara kadar sınavlara çalışan mı?
Yürüyenin elinden çantayı kapıp kaçan mı?
Güzellik yarışmasında “kraliçe” olan mı?
Kim kazandı?

Yüzlerce kiloyu kaldıran mı?
Yüzlerce kişiyi güldüren mi?
İlk defa yüzerek Manş’ı geçen mi?
Kim kazandı?

Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı?
Everest’in tepesine ilk kez varan mı?
Doksanıncı dakikada maçı alan mı?
Kim kazandı?

Kitapları milyonlarca satan mı?
Kafasıyla mermerleri kıran mı?
Sesiyle dünyayı ayağa kaldıran mı?
Kim kazandı?

İhaleyi “aslanın ağzından” kapan mı?
Kepçeyi elinden bırakmayan mı?
Atlı mı kazandı, yoksa yayan mı?
Kim kazandı?

İspanyollar mı, Kızılderililer mi?
Hitler mi, Yahudiler mi?
Beyazlar mı, zenciler mi?
Kim kazandı?

Kosovalılar mı, Sırplar mı?
Maviler mi, Yeşiller mi?
Kuzular mı, kurtlar mı?
Kim kazandı?

Odunlar mı, küller mi?
Terziler mi, kumaşlar mı?
Avcılar mı, kuşlar mı?
Kim kazandı?

Gülleler mi, surlar mı?
Salonlar mı, kırlar mı?
Değnekler mi, körler mi?
Kim kazandı?

Diriler mi, ölüler mi?
Çobanlar mı, sürüler mi?
Efendiler mi, köleler mi?
Kim kazandı?

Sevgili Dost,
Herkes kaybetti.

Ölüm kazandı.
Mezar taşlarına: “Huve’l-Bâki” kazındı.

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali UralPosta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural
Burak, bir alıntı ekledi.
04 Şub 19:15 · Kitabı okudu · 10/10 puan

"Kim Kazandı?"
Sevgili Dost,

Kim kazandı?

Hepsinden hızlı koşan mı? Çıtayı düşürmeden sıçrayan mı? Kelebek gibi kaçıp arı gibi sokan mı?

Kim kazandı?

Sabahlara kadar sınavlara çalışan mı?Yürüyenin elinden çantayı kapıp kaçan mı?Güzellik yarışmasında "Kraliçe" olan mı?

Kim kazandı?

Yüzlerce kiloyu kaldıran mı? Yüzlerce kişiyi güldüren mi? İlk defa yüzerek Manş'ı geçen mi?

Kim kazandı?

Atom bombasını Hiroşima'ya atan mı?Everest'in tepesine ilk kez varan mı?Doksanıncı dakikada maçı alan mı?

Kim kazandı?

Kitapları milyonlarca satan mı? Kafasıyla mermerleri kıran mı? Sesiyle dünyayı ayağa kaldıran mı?

Kim kazandı?

İhaleyi "aslanın ağzından" kapan mı? Kepçeyi elinden bırakmayan mı? Atlı mı kazandı, yoksa yayan mı?

Kim kazandı?

İspanyollar mı, Kızılderililer mi? Hitler mi, Yahudiler mi? Beyazlar mı, zenciler mi?

Kim kazandı?

Kosovalılar mı, Sırplar mı? Maviler mi, Yeşiller mi? Kuzular mı, kurtlar mı?

Kim kazandı?

Odunlar mı, küller mi? Terziler mi, kumaşlar mı? Avcılar mı, kuşlar mı?

Kim kazandı?

Gülleler mi, surlar mı? Salonlar mı, kırlar mı?Değnekler mi, körler mi?

Kim kazandı?

Diriler mi ölüler mi? Çobanlar mı,sürüler mi?Efendiler mi, köleler mi?

Kim kazandı?

Sevgili Dost,
Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına "Huve'l Baki" kazındı.

Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 160 - Şule Yayınları, 99. Baskı, Mart 2017)Posta Kutusundaki Mızıka, A. Ali Ural (Sayfa 160 - Şule Yayınları, 99. Baskı, Mart 2017)
ozakiabi, bir alıntı ekledi.
 04 Şub 13:15 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Beni Yanlış Anladılar
2010 yılında, Tayyip Erdoğan'ın akrabası Eyüp Milli Eğitim Müdür Vekili Güsamettin Erdoğan'ın 4 yılda 160 ülke gezmesi, "bu müdürün masrafları kim karşılıyor?" sorusuyla Meclis gündemine taşındı. Güsamettin, kendisine ulaşan gazetecilere, amacının dünya barışına katkı sağlamak olduğunu belirttikten sonra misyonu masalsı bir benzetmeyle açıkladı. "Bir hikaye var ya orman yanıyormuş da, serçe gagasıyla yangına su getirmiş. Yangını söndürecek ben değilim. Ben oralara gagamla su taşıyorum." Bahsi geçen gezilerinden birinde çekilen bu fotoğrafta, serçe misyonundaki Güsamettin Abiyi gagasıyla taşıyacağı suyu aslanın ağzından temin ederken görüyoruz. Bu su bizim için, cayır cayır yanan memleketimiz için, Güsamettin Abi gibi doğru perspektifle bakmayı bilirsek dünya barışı için. Başka fotoğrafları Güsamettin Abinin; kendisini Singapur'da leopar okşayarak, Tayland'da maymun besleyerek, Endonezya'da suaygırlarını irdeleyerek dünya barışı için çeşitli temaslarda bulunurken görmek mümkün. Hayvanları çok seviyor Güsamettin Abi, fotoğrafları da benzetmeler de hep hayvanlı; onlardan su temin ediyor, besliyor, okşuyor. Zaten kendisi devletin parasıyla dünyayı gezen bir bürokrat değil, mütevazı bir serçe olarak görmemizi istiyor. "Parayı nerden buldun" diye sorulduğunda yüreği pır pır ediyor.

Neler Neler
Fırat Budacı

Hortlak Dergi Sayı: 2, KolektifHortlak Dergi Sayı: 2, Kolektif
tabula rasa, bir alıntı ekledi.
04 Oca 19:35 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Genelde hayvanlarla barış içinde yaşıyorlar, aslanlar bile onlarla zerre kadar ilgilenmiyor. Ancak, bazen şu ya da bu nedenle öfkelenmelerine yol açıldığında, aç oldukları için bir insanı kaptıkları olur. Bir Sihirbaz'ın basit bir aslana teslim olmadığını düşünebilirsiniz, ama zayıf bir erkek çocuk gafil avlanabilir. Kendini de savunamazsa ne yapar o zaman? Zayıflığının içinden öylesine güçlü bir mutluluk sarar ki kendini, öyle aşırı bir yutulma arzusuna teslim olur ki, bir genç, aslanın ağzından çıkarıldığında ağlamaya başlamıştı.
''Beni mutluluğun doruk noktasından neden geri çektiniz?'' demişti kurtarıcılarına, ''oysa ben bir zavallıyı parçalayıp bitirmekle meşguldüm...'' ; çünkü kendini hep aslan sanıyordu, ama konuştuğunu fark edince ve kiminle konuştuğunu görünce, yanlışını anladı ve rahatız oldu, sustu.
Ama kendisine anlayış gösteriliyordu; o affediliyordu. Bu mutluluk öylesi muhteşemdi ki, kendisin bu hazdan mahrum bırakılmıştı, bu mutluluk da aslında ölümün eşiğinde son bulacaktı.

Sihir Diyarında, Henri MichauxSihir Diyarında, Henri Michaux
rtgrlsln, bir alıntı ekledi.
27 Kas 2017 · Kitabı okudu

Ekmek eskiden aslanın ağzındaydı, şimdi tilkinin ağzına geçti. Ondan daha kurnaz olacaksın ki kapacaksın ağzından. Kolay değil.

Apartıman Çocukları, Rıfat Ilgaz (Sayfa 202)Apartıman Çocukları, Rıfat Ilgaz (Sayfa 202)
Onur Özmen, bir alıntı ekledi.
 19 Kas 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Yatağıma yatarken, babamın beni dünyayı dolaşmaya göndermemesi gerektiği, dünyanın sandığımdan daha karmaşık olduğu sonucuna vardım.Gereğinden çok şey öğreniyordum.
"Beni aslanın ağzından koru," diye dua ettim uykuya dalarken.

Gülün Adı, Umberto Eco (Sayfa 227 - Can Yayınları)Gülün Adı, Umberto Eco (Sayfa 227 - Can Yayınları)
Kadir Polat, Havva'nın Üç Kızı'ı inceledi.
14 Tem 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 4/10 puan

Elif Şafak / Havva’nın Üç Kızı

Kitabı okuyup bitirdikten sonra kapağını ekrana yerleştirdim, kitabın isminin kapaktaki kadın resimlerinden daha creatif ve daha fazla fondötenli olduğu dikkatimi çekti. Neden mi?

Yahudilere göre kadının iki tür yaratılışı bulunmaktadır. Birincisinde kadın, Âdem’le birlikte yaratıldığında, Âdem kadına hükmetmeye çalışır. Kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık, bana hükmedemezsin” der, Âdem’i terk eder ve cin olur.
Yalnız kalan Âdem Tanrı’dan bir eş ister. Tanrı “Bu kadını nasıl yaratsam da Âdem’e isyan etmese” diye düşünür. “Âdem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” der. Bu kaburga hikâyesinin Sümer bağlantısına işaret edilir.
Yahudi kaynaklarına göre Âdem ile beraber ilk yaratılan kadın Havva değil Lilith'dir. Ancak Lilith Âdem ile aynı zamanda yaratıldığını öne sürerek Âdem'e eşlik etmeyeceğini ileri sürmüş ve Tanrı daha sonra Âdem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratmıştır. "Ve Rab Tanrı dedi: Âdem’in yalnız olması iyi değildir; kendisine uygun bir yardımcı yapacağım. Ve Rab Tanrı, Âdem’in üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu, onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle doldurdu. Ve Rab Tanrı Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratıp onu Âdem'e getirdi. Ve Âdem dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, bu insandan alındığı için ona "nisa" ismi verilsin dedi. Ve Âdem karısının ismini Havva koydu, çünkü bütün yaşayanların anası oldu." Tevrat’ın anlatışına göre; Havva, “hayat” ya da “hayatı olan” anlamındadır. Talmud’a göre Havva, Âdem’in on üçüncü kaburga kemiğinden yaratılmıştır.
Kuran'da Havva ismi ve Âdem'in kaburga kemiğinden yaratıldığı geçmez. Kuran'da ikisinin de tek bir nefisten yaratıldığı belirtilir.

Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında Havva ilk günahı işleyen insandır, Âdem onun vasıtasıyla yasak meyveyi yemiştir. Kur'an'da ise her ikisi de kınanmakla beraber suç doğrudan Âdem'e izafe edilir. Yaratılış mitosundaki başka bazı unsurlar gibi iyiyi kötüden ayırt edebilme yetisi veren bilgelik ağacının meyvesinden yeme ve yılan motifinin de Sümerlerin Adapa efsanelerinden kaynaklandığı ifade edilmiştir. Hıristiyan kaynaklar Âdem-Havva ikilisinin günahından tüm insanları sorumlu tutarlar. İsa'nın bu günahı kaldırmak için geldiğine inanırlar.
Sufi kaynaklarına göre ise Âdem-Havva Kıssası, büyük ölçüde semboliktir. Âdem, insanoğlunu temsil etmekte olup, yasak meyveyi yiyen ve Âdem'i de suça ortak eden Havva insan nefsini (egoyu) sembolize etmektedir. Bununla birlikte peygamber olarak gelen bir Âdem ve eşi Havva aynı zamanda gerçek kişiliklerdir. Bahailer de bu açıklamaya katılırlar.
Bu vikipedi alıntısını yapmamın sebebi başta belirttiğim gibi bir ontolojik sorunun içerden değil de dışardan bakılması olarak gördüğümdendir Havva nın üç kızı ismini.

İçerden değil Müslüman bir Elif şafak tan ziyade oryantalist bir elif şafak canlandı içinden nedense, belki de haksızlık ediyorumdur kim bilir.

Kitap öncelikle iki bölümden oluşmaktadır. İlk 200 sayfalık bölüm fazlası ile “ hikâye den ziyade olayların sembolik çağrışımlarının ustaca kullandığını, feminist imgelerin insan zihninde canlandığını, zaman ve mekân olarak popülizm içerdiğini söyleyebilirim.
Kitabın başlarında yazarın anlatısı devam ederken zihnimde alt yazı olarak “11 Şubat 2015'te tecavüz girişimine direndiği için bir minibüste öldürülen üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın yanmış bedeni 12 Şubat 2015 …” diye geçtiğini fark ettim.
Evet, kitabı tam ortasından ikiye ayırıp ilk 200 sayfada babası da, annesi de çok umurunda olmayan, onun için her ikisi de bir Ortadoğuludur hatta erick hoffer in tabiri ile kesin inançlıdır çünkü… ve işin trajedisi tamda burada başlıyor. Ve yazar kendisini peri olarak tanımlamaktadır ve annesi ile babası arasında kalan bir sıkışmış olarak tanımlamakta.
Kitabın ikinci 200 sayfasında ise peri ile şirin arasında sıkışmıştır.. Açıkça söylemem gerekirse aslında yazarın kahramanı şirin’ dir peri değil.
Aslında sıkışanın kendisi değil yazarın kafasındaki inanç yorumudur. Ve bence elif şafak kendini yazmıştır. Ayrıca bence yazarın kahramanı kendisi değilse o hikâyede ve romanda sorun vardır. Ve kahramanı kendisi olmayan roman var mıdır ki?


Zaman ve mekân olarak popülizm içerdiğini şunun için söyledim. Bu kitap piyasa kitabı denen olgunun içeriğine sahip bütün imgeleri içinde taşımaktadır. Gerek kitabın ismi ve gerekse kitabın içeriği açısından çok satılmama ihtimali de yoktur.

Kitabın genel kurgusu üzerinde derin bir işçilik göremediğimi rahatlıkla söyleyebilirim
Hatta aklıma sebepsiz yere İhsan Fazlıoğlu’nun bir makalesinden alıntı yapmam gerektiğini düşündüm tam burada

Bilimleri Francis Bacon’dan mülhem, üç hayvana benzeterek modelleyebiliriz: Birinci tip, karınca-vâri bilgindir. Karınca ne yapar?; devamlı toplar, taşır ve yuvasına yığar; kışın yemek için; ama getirdiklerini hiç işlemez. Bazı bilginler böyledir; sürekli olarak malûmât toplarlar ve yığarlar. Bunlara, biz, Osmanlı Türkçesi’nde, malûmat-füruş diyoruz; “Temel Britannica” ya da “Molla Google”... İkinci tür ise, örümcek-vâri bilgindir. Örümcek ne yapar? Devamlı ağ örer, bekler, bir sinek oradan uçacak da, takılacak da, onu yiyecek. Bazı bilginler böyledir; devamlı teori üretirler, kavram yaratırlar, model oluştururlar ama içi boştur; çünkü fizibilitesini yapmazlar; arşiv belgesi okumaz, yazma eser incelemez ya da gidip alan araştırması yapmaz; masa-başı felsefesi yapar. Bu da, oldukça sorunlu bir yaklaşım... Üçüncü bilgin türü ise arı-vâri bilgindir. Çiçekleri dolaşır, özünü alır, yutar, içinde yoğurur ve kusar; işte ona bal diyoruz. Bilgi de, böyle bir kusma işidir; bal haline getirdikten sonra elbette... Bu nedenle, yaptığımız çalışmalarda, bu ilkeye dikkat edeceğiz: Güçlü malzeme, güçlü teori; ikisinin terkîbi; bal...

Bacon un bilgilerin tasnifini anlatırken kurduğu şemadan hangisine dek geldiğini kitabı okuyanlara bırakmakla beraber, her romancı ve hikâyecinin aynı zamanda sosyal bilimci olduğunu da demeden geçemeyeceğim.

Kitapta altını çizdğim yerleri sıralamazdan önce özellikle bir satır dikkatimi ziyadesi ile çekti
Bu paylaşacağım satır İngiltere’de yaşayan bir yazarın cümlesinden ziyade, İngilizce düşünen bir yazarın İngilizce cümleleridir…
“Bu şekilde ölmek ne kadar aptalcaydı. İnsanlar vatanları, bayrakları ya da şerefleri uğruna ölüyordu dünyanın her yerinde; o ise sahte bir Hermès çanta uğruna. Ama kim bilir, belki de eşit derecede anlamsızdı hepsi.”

Diğer altını çizdiğim yerleri yorumsuz paylaşacağım


...............................


“Topluca akıl yitirme” diye bir şey vardı. Kolektif bilinç
Eğer aynı acı gerçeğe yeterli sayıda insan gülümserse, acınası olmaktan çıkıp, komik bir şakaya dönüşüyordu.
Birçok profesyonel işkenceci gibi o da aile fertlerine karşı korumacı, üstlerine karşı itaatkâr ve geri kalan herkese karşı gaddardı.
O doymak bilmez sivrisinekler bile, mutsuzluk bulaşmasın diye Nalbantoğullarını ısırmaz olmuşlardı.
Rab, parçaları asla birbirine uymayan bir bulmaca gibiydi.
Başkası için dua eden ne kadar az kişi var farkında mısın?
Sen yalnız ol. Bir başına. Varmak değil, gitmek. Sadece gitmek...
Belki de bulaşıcıydı merhametsizlik. Dünün mazlumlarından bugünün zalimleri çıkıyordu.
İngiltere’ye Avrupa dışından et ya da süt ürünleri sokmak yasaktı ama çocukluk korkularını ve kimsenin bilmediği hayal ve travmalarını yanında götüremeyeceğini söyleyen olmamıştı.
Selma’yla Mensur aynı evde. Aşktan yana yaşayamadıklarını öfkeyle kapatıyorlardı.
Mutsuz ailelerde büyüyen gençler için edebiyat zaten en güzel sığınaktı.
Doğduğu andan beri her gün karşısında gördüğü, her ihtiyacını ve kaprisini karşılamasını beklediği kadının, o ve kardeşleri dünyaya gelmeden önce bambaşka bir hayatı olabileceğini düşünmemişti daha evvel. İnsan annesinin gençliğini–hele o gençlik çılgıncaysa– düşünmek istemiyordu nedense. Rahatsız edici bir fikirdi bu. Anne dediğin, bütün huzurlu vadilerini, durgun göllerini ve yüce dağlarını avucunun içi gibi bildiğin, keşfedilmiş bir toprak parçasıydı.
Düşününce ne tuhaftı aslında; anlar akıp gider, yürekler katılaşır, bedenler yaşlanır, yeminler unutulur ve en güçlü inançlar bile sarsılırken, gerçeği iki boyutlu temsil eden ve dolayısıyla yalandan ibaret olan bir fotoğraf hiç değişmeden kalabiliyordu, sonsuz bir sadakatle.
“Cehaletin eline kudret geçmeyegörsün, bak işte o zaman korkacaksın” dedi Mensur. “Dünya muktedir cahillerden ve cahil muktedirlerden neler çekti.”
“Boğaz’ın bu kısmında balıklar bu yüzden siyahtır işte” diye ekledi. “Mürekkep yuttukları için. Şiirlerden kelimeler, şairlerden et kopardılar.”
Başkaları nasıl pul, peçete, madeni para koleksiyonu yaparsa, o da “hüzünler koleksiyonu” yapardı.
“Sana evrensel bir kural söyleyeyim: İnsanın memleketi anneannesinin olduğu yerdir.” Peri gülümsedi. “Hoşmuş. Seninki nerede?” “Mezarda.
Kadınlar zaten bunu hep yapardı. Birlikte oldukları erkeğin kendilerinden bir alanda daha bilgisiz olduğunu anladıklarında, onu eleştirmek yerine, kendilerini didikler; onun ilerlemesini beklemek yerine, kendileri geri adım atardı.
Her an yağmura dönüşebilen nemli havayı solurken düşünüyordu da, insan istediği kadar uzak olsun yurdundan, geçmişin hüzünlerini hep sırtında taşıyordu.
Bazı insanlar dünyayı değiştirmek istiyor, bazıları eşlerini ya da arkadaşlarını. Kendini değiştirmek isteyense çok az. Bana sorsalar, ben Tanrı’yı–Tanrı algısını– değiştirmek istiyorum galiba. Ne muhteşem bir şey olurdu. Herkesin yararına.
Kontrollü, kısıtlı bir demokrasi olsa yeter.
Bu yüzyıl, kaplanların yüzyılı. Biz de kaplana dönüşmek durumundayız.
Karşılıklı romantik hamleler; öğle yemekleri, akşam yemekleri, yürüyüşler; incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için edilen kavgalar, tekrar barışmalar. Zahmetli bir şeydi aşk.
İslam, bir çocukluk anısı gibiydi
İnananlar yanıtları sorulara tercih ediyor; netliği kafa karışıklığına. Ateistler de öyle bir bakıma. Tuhaf ama Tanrı hakkında bilgimiz son derece sınırlı olduğu halde ne kadar az insan kalkıp da “Bilmiyorum” diyebiliyor. Etrafımız hep “çok bilenler”le dolu. “Emin değilim, kararsızım, hâlâ arıyorum”
Kukumav kuşu
“Özgürlük yoksa aşk da yok. Özgür olmanınsa tek yolu var: Alışıp kanıksadığımız, kolayımıza gelen Ben’i terk edebilmek! Göze alabilir misin?”
Camdaki yansımasını inceledi, karnının biraz yağ bağladığını memnuniyetsizlikle fark etti. Yine de korktuğu gibi hızla yaşlanmamıştı daha. Yaşlanmanın farklı yolları vardı belki de. Kimilerinin önce bedeni soluyordu, kimilerinin zihni, kimilerinin de ruhu.
“Eğer bir gün âşık olursam, kesin o kişinin beynine âşık olacağım” diye söz verdi kendisine. “Tipi ya da konumu umurumda değil, varsa yoksa aklı, zekâsı, birikimi.”

“Gereksiz yere özür dileyen insanlar gereksiz yere teşekkür etmeye de meyyal olur.” Peri yutkundu. “Bence fazla özür dileyen tipler hayatla baş etmeye çalışan kaygılı, endişeli tiplerdir sadece. Kimseye zarar vermezler, kendilerinden başka. Diğer insanlara ayak uydurmak için ellerinden geleni yaparlar, ama aradaki farkın kapanmayacağını da bilirler.”
Tanrı’yı ancak mütereddit, mütekâmil, mütefennin, mütevazı ve mürtefi insanlarla konuşabilirsin.”
Genelde inançlı insanlar meraksız oluyor. Sorgulayan insanlar da inançsız oluyor.”
Sadece sizin gibi düşünen / konuşan insanları okuyorsanız, okumuyorsunuz demektir.
Eğer Oxford’da geçirecekleri yılların sonunda, hâlâ üniversiteye başladıkları ilk günkü fikirlere sahiplerse, yani durağan ve aynı kalmışlarsa, ne demeye okuyorlardı
Sıradan öğrencilerden çok fazla şey beklemek olmuyor mu bu? Ed ona baktı. “Sen sıradan değilsin ki. Hiç kimse değil.”
Birine âşık olmak demek, tüm arızaları, sırları, noksanlarıyla onu keşfetmeyi delice arzulamak demekti.
Dinsiz, inançlı ve mütereddit. Ortadoğu kültürlerinden çıkan ve birbirlerini anlayamayan küskün kız kardeşler. Havvanın üç kızı.
Hayatı boyunca edilgen olmuştu.

Karadut Ve Yaprağı Efsanesi...
Bilir Misiniz Karadut Lekesini Yalnızca Ağacın Kendi Yaprakları Temizler...

Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı.
Kızın adı Tispe, delikanlının ki ise Piremus idi.
Bunlar yan yana evlerde otururlardı.
Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri
birbirlerine karşı aşk beslerlerdi.
Fakat aileleri görüşmelerini istemezler birbirlerine uygun
olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı.
İki evin arasında gizli bir çatlak vardı, aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri burada buluşur o aradan birbirlerine seslerini duyurur
aşklarını dile getirirlerdi.
Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler.

Tispe ağaca Piremus’dan önce varmıştı.
Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman
bir aslanla karşı karşıya geldi.
Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya başladı.
Farkında olmadan yolda boynundaki eşarpını düşürmüştü.
O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı.
Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik
sevgilisi Tispe’nin eşarbını parçalıyordu.
O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tispe’yi öldürerek yediğiydi.
Tispe’siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna
canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı.
Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü.
Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek
için mağaradan çıkmaya karar vermişti.

Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti.
Piremus’un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe’nin
düşürdüğü eşarbını tutuyordu.
İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı.
Ama eşarbı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı.
Bir an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti.
Ve onun öldüğünü düşünen Piremus aşkı uğruna canına kıymıştı.
Tispe bir an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü.
Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı.
Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç
çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı.
Birden vücudu Piremus’un bendeninin üstüne yığıldı.
O anda Tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler
ve bu çiftin üstünde duran ağacı bunların aşkına adadılar.
Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine,
Tispe’nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler.

O günden beri kara dut ağacının
meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremus’un kan lekesini),
dut ağacının yaprakları, (Tispe’nin gözyaşları) temizler...