(...) Eski Yunan filozoflarının ilki sayılan Thales ne diyordu: “Her şeyin aslı sudur.” Peki, bu söz bize ahlâk ve bediiyyat alanında nasıl bir “büyüklük” fikri veriyor? “Su iyidir, toprak kötüdür” gibi bir şey mi? Yahut, “su güzeldir, ateş çirkindir” gibi bir şey mi? Hayır, bu söz bize ahlâk ve bediiyat alanında büyüklüğün -kanunu şöyle dursun- ne olabileceği hakkında bir kuşku bile vermiyor. Ya? Sadece tabiat hakkında, tabiat ilimlerinin üzerinden aşarcasına, bir spekülasyonda bulunma imkânını veriyor…
Sadece tabiat alanında; yâni, din ile büsbütün aynı alanda değil… Meselâ, tabiat müşahidi, bazı tabiat hâdiselerinin sebebleri hakkında fikir yürütebilir, ama hiçbir tabiat müşahidi bize “her şeyin aslı sudur” diyemezdi; böyle bir hakkı olamazdı… Ama felsefe, bir tabiat müşahidinin hakkı olmayan bu şeyi, eline alıp, sadece bir kereliğine de değil, sonsuza dek tepe tepe kullanma hakkına sahibti. Zavallı tabiat müşahidi, her şeyin aslının su olup olmadığı hakkındaki zavallı kanaatlerini ölesiye saklamak zorunda iken, bir başka filozof çıkıp, tabiî hakkı olarak, “Hayır efendim, her şeyin aslı topraktır” da diyebilirdi.
**Dikkat edilirse, Nietzsche burada, dini daha ilk adımda geride bıraktığı vehmi uyandırırken, aslında felsefeye dinin aynı bir misyon yüklemeye çalışıyor. Felsefeye bahşettiği spekülâsyon hakkı, yalnız ahlâk ve bediiyyat sahasında değil, tabiat alanında da değişken olmaya mecbur kalır ve düpedüz bir vehim olmaktan öteye geçemezken, tutup onu tabiat hakkında “büyüklüğün kanunu”nu vermekle ve sözüm ona bunu verince, bediiyyât ve ahlâk sahasında da bu görevi yerine getirmiş olmakla vasfediyor. Bu saçma sapan kurgunun adına “vahdet-i vücud” diyor, böylece vahdet-i vücud’u bilinemezciliğe ircâ ediyor ve böylece de nassa dayalı dinin yerine değişken,